| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
Yeniden Ütopya
Murat Bjeduğ
Ayrıntı Yayınları’nca çıkartılan Amerikalı kadın yazar ve şair Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın adlı romanının içeriği-konusu-yan temaları vb. nedeniyle kritiğini, ideoloji ve ütopya bağlamında yapma denemesine giriştiğim ilk anda sarsıcı bir paradoksla karşılaştım. Edebiyat çevreleri ve özellikle de roman yazarlarının önde gelenlerince romanın, toplumun çeşitli kesim ve kademelerinden farklı sınıfsal ve siyasal kökenlere mensup bir dolu insan tarafından ideolojinin, hem bir zamanlar onun doğrultusunda hayatını yönlendirenlerin önemlice bir kısmınca, hem zaten böyle bir derdi bulunmayanlarca peşinde boşuna koşulduğu hükmü üzerinde mutabık olunarak ütopyanın öldüğü, sonunun geldiği veya biraz daha insaf buyurularak can çekiştiği, yüksek oktavlı perdelerden seslendiriliyor. Şimdi
Romanın ölüp ölmediği beni çok fazla-birincil derecede ilgilendirmiyor. Ama bu konuda Umberto Eco’nun, Jaques Goff ile yaptığı söyleşide J. Goff’ın Kundera’nın romanın kaybolmaya koyulduğuna dair kuşkularını belirtip “siz ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği cevabı aynen benimsiyorum. Eco’nun cevabı aşağı yukarı şöyle: “Öncelikle romandan mı yoksa anlatıdan mı sözettiğimizi bilmemiz gerekiyor. Bir tür olarak roman ortadan kalkabilir ama anlatı hayır... Çağdaş romanın kendi yokoluşunu hazırlamasından sonra şimdi farklı bir anlatıcılık için yeni bir iştah var.” (Sanat Dünyamız, Sayı: 47, Bahar 1992, s. 19) Galiba bu iştahı açan bir talep de mevcut.
İdeolojinin ölmüş olduğuna inanmadığımı, hele bu ölümün bilimsel-teknolojik gelişmelerce gerçekleştirildiği savının ciddiye dahi alınamayacağını belirtmeliyim. Özel mülkiyete, devlete ve iktidara dayalı sınıflı toplumların varlığı ve bekası sorunsalından hareketle bu tür toplumlara tarihsel meşruiyet kazandırmayı birincil ve vazgeçilmez gören/amaç sayan ideoloji(ler) ile özel mülkiyetin olmadığı, devlet ve iktidarın defedildiği sınıfsız bir toplum ve dünya kurulması istikametinde teçhizatlanmış ideoloji(ler) arasında kıyasıya süren mücadelede, aslında öldüğü ilan edilen ideoloji sadece bu ikinci kategori içinde yer alanlar oluyor. Selâyı veren de bugün her ne kadar üstün gelmiş görüntüsünü veriyor ve rakipsiz kaldığını vehmediyorsa da iç çelişkileri, gayriinsani yapılanması, işleyişiyle kendi krizini nasıl örtebileceğini, bu krizden rakip ideolojinin yeniden alternatif bir güç konumuna gelmemesini sağlayarak nasıl çıkacağını yeni Rodinler yaratacak kadar esin verici bir şekilde düşünen, sınıflı toplum ideolojisidir. Ayrıca (radikal, muhalif ve alternatif) ideolojinin öldüğü, son derece ideolojik yöntemler ve aygıtlarla yani bir tür ideoloji yapılarak vazediliyor.
Ütopyaya gelince, aslında ideoloji tarafından üretildiği için ölüm ideolojiyle eş zamanlıdır. Etrafa bakıldığında ütopyalarını terketmiş insanların, ütopyanın boş bir şey olduğunu söyleyenlerin, bir zamanlar hararetle savundukları alternatif ideolojinin eleştirisini egemen ideoloji söylemini ve argümanlarını şaşırtıcı bir pişkinlikle kullanarak yaptıkları görülür. Gerçi bu noktada şunu da söylemeliyim: İdeoloji ve ütopyanın bugün menfi bir konuma itilmesindeki görece başarı biraz da uygulamalarda uğranılan başarısızlıktan ötürüdür. Ve bizim hem ideolojiyi hem de ütopyayı yeniden ve dinamik bir eleştirellikle tartışmamız da zaruridir.
Sabahları balık tutup, öğlenleri piyano çalıp, akşamları roman eleştirisi yapılacağı, sokaklarda müzik topluluklarının konserler vereceği, yabancılaşmanın, işbölümünün ortadan kalkacağı,.. bir zaman olarak tasvir edilen ütopya, Marx-Engels’ten Troçki’ye, O’ndan Daniel Cohn Bendit ve Abbie Hoffman’a kadar tarihin akışına müdahale
Toplumsal-siyasal mücadele gemisinin dümeni altmışlarda ütopya istikametine kırılmıştı, ütopyaya doğru yol alınmakta iken ideolojik üretim son sürat sürdürülüyordu. Ne kadar dirensek de hepimizi nostalji girdabına çeken ’60’lı yıllardaki o müthiş kitlesel coşku dalgaları, ütopya okyanusundan beslenmişti. Kaldırım taşlarının altında kumsal olduğunu söyleyen 68’in yaratıcı özneleri, sanki o mutlu geleceğin habercisiydiler. İdeolojik-kültürel-sanatsal üretimin yoğun düzen eleştiricisi kendisine hayatiyet veren ütopya hizasından yapılıyordu. Yaratıcılık zincirlerinden boşanmıştı sanki; estetik bir dışavurum şenliğiydi yaşanan. Gerçekliğin bunaltıcılığına karşı hem özgürleştirici bir iksirdi, hem de gerçekliği değiştirme eylemliliğinin ana saikiydi hayal gücü. Ütopyanın, hayal gücünün renkliliği, tılsımı, tarihi hiçbir döneminde emsali görülmemiş bir gözkamaştırıcılıkla yansıdı altmışlara. O dönemin şahikası, simgesi olan “
Bugün, ’90’larda, tüm dünyada yeni sağın yükseldiği, milliyetçiliğin hortladığı, yoksul ülkelerin ve yoksul insanların sistem dışına itilip sefalete mahkum edildikleri, her türlü muhalefet hareketinin evcilleştirilerek sistemi besler hale getirildiği bir zamanda, bir ütopyaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.
İşte Marge Piercy, Zamanın Kıyısındaki Kadın isimli romanında, sözünü ettiğim ütopyayı ince detaylarına kadar işliyor. Romanın başkahramanı bir kadın. Esmer benizli, Meksika kökenli bir Amerikalı olan Connie, sistemin onayladığı düşünme-algılama biçimlerinin sınırlarını aşmış bir kadın. Sistemi eleştirme, sorgulama, isyan etme yetisinin gelişkinliği düzen ve düzenin standartlarıyla sürekli çatışmasına sebep oluyor. Bu çatışma, yeğeni Dolly’nin pazarlayıcısı Geraldo’nun gözaçıklığı sonucunda kapatıldığı akıl hastanesinde daha da radikalleşerek sürüyor. Connie’nin tımarhaneyi eleştirisi, Foucaultcu sorunsal perspektifinden yapılıyor. “Anormal” insanları hizaya getirmede doktoruyla, hastabakıcısıyla, hemşiresiyle, işleyiş mekanizmalarıyla, tımarhanenin işlevi, ürkütücü çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Düzendışı insanların tedavilerinin psikiyatri bilimiyle yapılmaya çalışıldığını belirtirken, psikiyatri biliminin nasıl bir ideolojik işlevi ifa ettiğini gösteriyor ve ideoloji-bilim meselesi üzerinde düşünmeye sevkediyor okuru. Türkiye’de ’80’lerin başında psikanalizin bu fonksiyonuna dikkat çeken ve anti-psikanaliz kavramını tartışan aydınlarımızın tartışmayı çok dar bir grup içinde ve biraz da kapalı devre yapmış olmaları hesaba katılırsa, romandaki bu boyut daha bir önem kazanıyor. Ancak romanın ana teması Connie’nin tımarhane serüveni değil. Ekolojik-anarşist uygarlık ütopyasının temsilcisi Luciente ile tımarhaneye düşmeden önce başlayan diyalogları ve Luciente’nin Connie ve zamanını eleştirisi, Connie’nin yolculuk yaptığı Luciente ve ütopya halkının yaşayışlarının irdelenmesi. Connie, Luciente ile zihinsel yetileri sayesinde temas kuruyor. Toplumsal işbölümünün, devletin, ailenin, hapishanenin, okulun bulunmadığı ütopyada okyanus çiftçiliği, nehir doktorluğu, toprak avukatlığı gibi mesleklere mensup insanların aşk kıskançlıkları gibi insani zaafları da var. Cinsler arasında tahakküm sözkonusu değil. Kararlar hep tartışılarak alınıyor. Tabii ki özel mülkiyet yok.
Ütopya halkının uzun mücadeleler sonucu bu düzeye geldiklerini anlıyoruz. Bu arada hiç yabancısı olmadığımız isimleri anıyor ütopya insanları. Amilcar Cabbrar, Sacco ile Vanzetti. vb. Hele bazı isimlerin anılması, bu mücadele sürecinde rol almış insanların bir kısmına üvey muamelesi yapma alışkanlığımızın örtük bir eleştirisi gibi.
Ütopya halkının kurumların tiranlığına son vermiş olmaları romanın en heyecan verici yanı oldu benim için. Cinsler arası egemenlik ilişkileri son bulmuş. Çocuk yetiştirilmesi ise özgürlük ve bireyselliğin olgunlaşması gözetilerek yapılıyor.
Kendi yaşamımızı düşünelim. Doğumla başlayan kendiliğinden bir kurumlar içinde uzun yürüyüş değil midir yaptığımız: Aile, okul, askerlik, iş... Bugün serbest piyasa- demokrasi ilişkisi tartışılırken yeni dünya düzeninde onaylanan demokrasi bir kurumlar oligarşisinden başka nedir ki?
Connie’nin kendisini çok güçsüz hissettiği bir anda Luciente ile bir türlü temas kuramayıp her şeyi göze alarak kendisini ütopyaya doğru fırlatmaya yelteniyor. Ütopya öncesi bir zamana düşüyor ve bilimsel teknolojik gelişmenin totalitarizmin hizmetine nasıl gireceğini, bir kaotik tünele girilmiş hissi uyadırırcasına okuru irkilterek hatırlatıyor. Bu bölüm bana anti-nükleer hareketin “bugün aktif olamazsan yarın radyoaktif olursun” sloganını anımsattı nedense. Sosyal görevlilerin, sosyal uyum uzmanlarının, doktorların, ev sahiplerinin, polislerin, psikiyatristlerin, yargıçların, çocuk rehberlik danışmanlarının, hastabakıcıların, avukatların, başhemşirelerin ve kendisini tımarhaneye kilitleyen, uyuşturucular veren, cezalandıran, suçlayan iktidar sahiplerinin hayatına kasdettiğini gören Connie gibi bakarsak, bu ülkede yaşamlarımıza müdahale eden nice iktidar sahiplerini biz de saptayabiliriz. Ve yine saptayabiliriz ki, Türkiye’de de, başka ülkelerde de ideolojilerin ve ütopyaların cenaze yıkayıcıları işte bunlardır. Sorabiliriz artık, ideolojimizin ve ütopyamızın üzerine ölü toprağı serpenler neyi amaçlıyorlar?
Marge Piercy, üzerinde uzun uzun kafa yorduğu, yetkinliğinden anlaşılan bir ütopya sunmuş bizlere. Feministlerin, yeşillerin, sosyalistlerin, anarşistlerin, sanırım onaylayacakları bir ütopya bu. Üstelik gerçekleşmesi için yüzyılların geçmesinin gerekmediğini, yakın bir zamanda realize edilebileceğini sinyalliyor yazar. Kitabın 222. sayfasında Connie, hazır bulduğu ütopyada her tarafta söylenen bir şarkıyı duyar. Sözleri şöyle :
Bir gün geçmiş ölecek,
Son yara iyileşecek,
Son çöp zararsız bir kire dönüşecek,
Son radyoaktif atık gömülecek
sessizliğe
ve bir daha dünyanın çatlaklarında
zehirler dolaşmayacak.
Sevgili Dünya, kucağına yatıyorum,
Senin gücünü ödünç alıyor,
Seni kazanıyorum her gün.
Bir gün su temiz akacak,
nehirde som balıkları yüzecek,
balinalar kıyıya su püskürtecek,
ve bir daha denizin derinliklerinde
karanlık bombalar dolaşmayacak
Sevgili dünya kucağına yatıyorum...
Rio’daki ikiyüzlülüğe, endüstriyel barbarlığa karşı bu şarkıyı çok yüksek sesle söylememiz ve bu ütopyaya çok sıkı sarılmamız gerekiyor. Fazla vaktimiz kalmadı çünkü.