Ocak 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Son Fotoğraflar
huzur isyandadır..
can sıkıntısı karşı-devrimcidir..
devlet, kendi şiddetine hukuk bireyinki
milliyetçilik, farklılıkları okunmaz kılar..
"Otorite, ruhun, doğumla ölmüm arasında maruz kaldığı en zarar verici travmadır" Tom Robbins
Marcos kimdir?
kapitalizm öldürür!
"dans edemediğim devrim, devrim değildir" Emma Goldman
“Bütün devrimleri yozlaştıran darağaçları ve giyotindir” Mikhael Bakunin
"Ey türk gençliği! birinci vazifen, vazifeleri dinlememektir"
beton dökülmüş yalnızlık duvarına çağrılı / karanlığın sessiz işçileri / kalın kabuk bağlamış mutsuzluklar içine gizlenen mutluluğu çıkartmaya..
Kapıdaki Umut: Kewe..
"modern dünya üstü açık bir hapishanedir"
"ne vakit bir yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden ne vakit bir yaşamak düşünsem"...
"lî çiyayê bênavokê kezîzera kurd"...
alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara / vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa / vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın / zülküf de vursun / yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.
Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır! ( Bakunin)
"İşte biz, tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak, bu kez yaşamak uğruna." MARCOS
"Günümüzün dünyası, güzellikleri korkunçlukları ile hiç olmadığı kadar büyük bir işkence bahçesidir" Michel Delon
"Her sözcük sessizlik ve hiçliğin üzerine düşürülmüş bir lekedir." Bertold Breht
 "iktidarın olduğu yerde direniş vardır" (Foucault)
Gilles Deleuze
"insanlar ışığın çevresinde toplaşırlar, daha iyi görmek için değil, daha iyi parıldamak için" NİETZSCHE
 "Gerçekçi Ol İmkansızı İste"   Ernesto CHE Guevara
"ya sosyalizm yada barbarlık" Rosa Luxemburg..
"isyan, insanın yaşadığına dair en büyük belirtidir. yaşama kattığı değerlerin kaynak noktasıdır."
Mülkiyet hırsızlıktır!  (Proudhon)
Errico Malatesta
Pisi Pisi gel..
Cigara
tel örgünün ardında
Ana Sayfa > Radikal Teori > Vicdansız Göz - Dilaver Demirağ
Vicdansız Göz - Dilaver Demirağ

Vicdansız Göz : Görsel Yeniden Üretim Çağında Doğa

Dilaver Demirağ

 

“Bütün alanlarda insandışını bertaraf etmeyi herşeyi insan yargılarının egemenliği altına

sokmayı hedefleyen antropolojik bir bütüncülüğe doğru gidiyoruz. İnsan hakları burcunun etkisiyle hayvanları, doğayı ve bütün türleri genel olarak insanlaştırma, ahlaki bir antropoloji ve evrensel bir ekoloji kurma çabasındayız” (Baudrillard 2005: 22)

 

Yaygın bir hikayedir, insanların bir eline gerçeği, diğerine ise gerçeğe giden yolu vermişler

ve insanlar gerçeğin kendisini değil gerçeğe giden yolu seçmiş. İnsanların gerçekle olduğu gibi yüzleşemeyeceğine dair anlatılan bu hikaye asında içinde yaşadığımız görsellik çağını ve bu çağın insanın doğa denilen asli gerçek ile olan ilişkisini ortaya koymakta.

 

Doğa ve insan kimilerine göre düşman bir ikili, kimilerine göre anahtar ve kilit gibi birbirini

tamamlayan bir ikili. Günümüz ekolojik toplumsal hareketlerinin literatüründe birinci olumsuz bir değerlendirme olarak yerini alırken, ikinci ütopyanın olmazsa olmaz bir bileşenedir. Ancak doğadan söz etmek ister materyalist bir bakışla ister ise idealist bir bakış açısıyla olsun son tahlilde bunu yapan insan olduğundan bir kavramdan söz etmektir. Hele ki günümüz kentli insanı için bu hayda hayda böyledir diyebiliriz. İster fiziki bir varoluş olarak ve insandan önce de varolan, dahası insanın kavrayış gücü olmadan da gerçeklik içerir olan bir kavram olarak doğadan, ister ise idealist kavrayışa yakın sayılan bir kavrayış olduğu söylenecek biçimde model olarak doğadan söz edelim, insan için doğa dil aracılığı ile kendi dünyasına sokulan bir gerçekliktir. Böyle olduğu için de doğa insan için plastikleştirdiği bir ”öteki”dir. Evet doğa insan için bir “öteki”dir, ancak kavramın olumsuz anlamında, dışlanan, bastırılan değil-modern uygarlık için bu kesin kes böyle olsa da-kendi “başkalı”ğı, “fark”lılığı içinde keşfedilerek kendi başkalığı ve farklılığını kavradığı bir ayna olarak “öteki”dir, bu modern kentli insandan., en doğaya gömük yaşayan “yabanıllar”a kadar tüm insanlık için geçerli bir olgudur.

 

Hiç kuşkusuz doğa modern çağ ile birlikte negatif manada bir “öteki” niteliği kazanmıştır,

ancak doğa hep olumsuz anlamında bir “öteki” değildi. Hatta diyebiliriz ki “doğa”nın yabansı bir “öteki” olma sürecinden, evcil bir varlık haline gelme sürecinde en önemli adım, tarım olmuştur ve bunu kent bahçeleri izlemiş, kent sınırlarının ötesi bir kozmos değil “kaos” olarak görülüp, ondan korkulmuştur. Tarımla birlikte doğa, süreçlerine insanın az ya da çok müdahale edebildiği, denetleyebildiği bir “şey” haline gelebilmiştir. Ancak bütün bunlara rağmen, doğa modern çağa dek hep bir yanıyla yabansı ve gizemli kalabilmişti.

 

Buraya kadar. Üzerinde çokça laf ettiğim, doğa kavramının derinine girmeye, bu kavramı

tanımlamaya kalkışınca, yollar çatallanmaya başlar. Çünkü elimizde pek çok tanım, doğa olarak tarif ettiğimiz bir dizi kavram öbeği var ve bunların hangisinin doğa kabul edileceği konusunda bir karar vermek mümkün değildir,. Ama tüm bu çoğulluğa ve zorluklara rağmen ben doğa kavramı konusunda Amerikalı Liberter Sol Ekolojist Murray Boockhin’in tanımını benimseyeceğim.

 

Boockhin’e göre doğa basitçe çevremizde varolan her şey değildir. Doğa insanı da içine alan

evrimsel sürecin ta kendisidir.

 

“Doğa cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir

süreçtir” (Boockhin 1994: 31)

 

Bu tanımı tam anlamıyla anlaşılır kılmak için yine Boockhin’ce kullanılan (ama aslında

kökü Çiçero’ya kadar giden) birinci ve ikinci doğa kavramlarına başvurmamız gerekir.

Basit organizmalardan kompleks eko-sistemlere dek insan öncesi doğa için birinci doğa tanımını kullanabiliriz, ancak insanın ortaya çıkması ile birlikte birinci doğa, insanın kültürel evrimi içinde oluşturduğu kurumlaşmaları da kapsayan sembolik, kültürel birikimi içinde şekillenen ikinci doğa tarafından dönüştürüldükçe insanın evrimi ile insansız doğa’nın evrimi birbiri ile iç içe geçerek birlikte evrim sürecine dönüştü.

 

Bir başka sol ekolojist Joel Kovel’in İnsan Ekolojisi kavramı ile birlikte düşünebiliriz bunu. Kovel bu kavramı İnsanı yarattığı tahayyül dünyasının içine yerleşen doğayı ve bu tahayyül ile doğayı biçimlendirme, onun süreçlerine müdahale de bulunarak onu değiştirebilme yetisine göndermede bulunur. Tüm bu kavramlara karşılıklı etkileşme diyebiliriz İşte insansız doğanın, insanın etkileşimleri ile insan dünyasının içine sızmasına ve ikinci doğa olarak insanın kültürel birikimi ile birinci doğaya sızması ve onu dönüştürmesi süreci bir diyalektik süreçtir ve bu bir birlikte verilme sürecidir Boockhin’e göre. Boockhin insandışı olan birinci doğa ile insani, toplumsal doğa olan ikinci doğa arasında bir zıtlık olmadığını, evrimsel sürecin bir ürünü olarak insanın ortaya çıkışı ile birlikte birinci doğanın , ikinci doğaya katılarak onunla bütünleştiğini söyler. Bunun sonucu olarak artık doğayı insandan ayrı düşünmek olanaklı değildir.

 

İçine birinci doğayı de katan bu evrimsel sürece yani birinci doğayı da kapsayarak masseden ikinci doğanın adı uygarlıktır. Teknolojinin ilerlemesi sonucu insani ekoloji de diyebileceğimiz ikinci doğanın birinci doğaya sızması hatta onu massetmesi sonucu süreç öyle bir aşamaya geldi, doğa öylesine insanlaştırılarak soğuruldu ki bizler yani kentli-uygar insanlar için giderek kendi yapay tekno endüstriyel evrenimizin bir uzantısı haline geldi ki buna Baudrllard’ın kavramsallaştırmasına atfen doğanın simülasyonu diyeceğim.

 

Doğanın Görüntüsü: Vizyoner Kültür Olarak İkinci Doğa

Batı toplumları pagan köklerinden itibaren gözün ve gözetlemenin hayatı egemenliği altına

aldığı bir kültür inşa etmişse de bu konuda asıl adım Descartes’in (Modernliğin Filozofu

Descartes’in Aslında Totaliter Toplum Tahayyüllünü başlatıcısı olduğunu da eleştirel düşünce

sayesinde öğrenir olduk) ünlü “Düşünüyorum Öyleyse Varım” diye bildiğimiz “Cogito Ergosum” denilen sözüyle atılmıştır. Burada Descartes’in ünlü düşünen öznesi kendini dünyanın merkezine yerleştirirken aynı zamanda nesne dediği dünyayı kendisi için gözetlenen, biçim verilen bir dünya haline sokmuştur. Bakış gözetleyeni dünya deneyiminden alıkoyarken mekan tecrübesini de yok eder. Aristoteles ve Porphy gibi antik düşünürler açsından göz askeri bir duyu organıydı, bakış yöneldiği her nesneyi tutsak alan, onu ele geçirerek onun üzerinde hakimiyet kuran bir şeydi. Bu nedenle de görmek fiziksel ve saldırgan bir eylemdi. Ortaçağın sona ermesi ile birlikte göz dünyanın efendisi oldu . Özne kendisi görünmeden herşeyi görerek dünyaya sahip olmaktaydı.

 

Bakışın egemenliği sayesinde dünya ehlileşir, karşıdan bakılabilir ve ele geçirilebilir, denetlenebilir bir mesafeye, bir yere dönüşür. Dünya düzensizliklerinden arınır ve steril bir hale gelir. Düzenlenen ve kontrol edilebilen bir dünyanın doğası gereği insanı da düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir şeye dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.

 

Bu yapılanmanın ilk tohumlarının atıldığı yer de büyük şehir olmuştur. Bulvarın varlığı,

şehir yapısının değişmesi, çok farklı insanların bir araya gelmesini, farklı sınıflardan ve kültürlerden insanların aynı sokak ve caddelerde buluşmalarını sağlamıştır. Şehrin hareketliliğinin temel kaynağı bu karmaşık kalabalığın yegane ortak eylemi de şehrin onlara sunduğu malzemeyi izlemek olmuştur. Yani, şehrin kendisi 19. yüzyıldan itibaren seyirlik bir malzeme olmuş, metalaşmış ve bütün ruhu gözün sınırları içine hapsolmuştur. İşte bu değişim, kapitalizmin görsellik üzerinden kendine yeni bir yol seçmesi ve de şehir sokaklarının insanların birbirlerini, dükkanları, araçları yani sokak ve caddelere konu olan herşeyi seyretmelerine sahne olan bir gösteri mekanı haline gelmesiyle devam eder.

 

Görmek dokunmadan farklı bir duygulanım içerir, dokunmak gerçeklikle temas etmeye,

onunla yüzleşmeye zorlayan bir çağrıdır, oysa görmek doğası gereği kendini bir uzaklığa

yerleştirmeyi içerir. Buda deneyim duygusundan yoksun bırakır. Bakış aynı zamanda bir denetim biçimi “el altında bulundurma” halini de içerir. Nitekim John Berger önemli bir rastlantıya dikkat çeker, kameranın icad edildiği dönemde Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte ünlü eseri Pozitif Felsefeye Giriş kitabını tamamlamaktaydı. Pozitivizm ve kamera Mısır Mitolojisindeki Tanrı Ra’nın herşeyi gören gözü gibi bakışımızla dünyayı bilinir kılıp aynı zamanda onu denetleyebileceğimizin temsilidir. Kamera ve bakış teknikleriyle “Yeryüzünün tüm yüzeyi sürekli olarak açılan bir gösteri haline, sonu gelmeyen, inceden inceye gözleme nesnesi haline gelmiştir”

(Robins 1999: 246)

 

Görselliğin yarattığı dünya bizleri izleyiciye, birer röntgenciye dönüşmekle kalmaz

sürekli bir sağanak halinde algılarımıza saldıran imajlar nedeniyle bizleri Mestrovic’in duygu

ötecilik olarak tanımladığı bir kayıtsızlık haline de sokar.

 

Şov Yapan Doğa: Gösteri-Simülasyon ve Doğanın Kaybı

Görmek dünyayı kavramanın tek yolu haline gelince bilgimizin ve varlık kaynağımızın

kökenini oluşturan doğa bir imgeye dönüşerek gizlenir. Böylece bizler doğanın doğallığına değil, onun imgesine vurularak doğayı manzaralaştırırız. Ama doğayı sadece manzaralaştırmakla kalmaz, onu bir görsel şova yani gösteriye de dönüştürürüz.

Gösteri kendi yapay evrenimizin tümü ile görselleşmesi ile nesnelerden, toplumsal ilişkilere

dek her şeyin görselleşmesi ve seyirlik bir nitelik kazanmasıdır.

 

“Gösteri bir imajlar toplamı değildir, kişiler arasında varolan ve imajların dolayımından

geçen bir toplumsal bir toplumsal ilişkidir…Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yer de basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir” (Debord 1996- 14-18)

 

Gösteri dünyanın görmeye dayalı bir hale gelmesi, dünyamızın görselleşerek estetikleşmesi,

dünyanın imajlar yolu ile alımlandığı, dışlandığı bir toplumsal ilişki halidir.

 

“Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri görmeyi doğal olarak insanın ayrıcalıklı duygusu-ki eski dönemler de bu ayrıcalık dokunma duygusunu da-kabul eder, en soyut ve aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun güncelleştirilişmiş soyutlamasına denk düşer” (Debord 1996 :18)

 

Guy Debord’un açtığı gösteri kapısı yetkin haline Baudrillard’ın Simülasyon kavramı ile

ulaştı. Simülasyon asıl ve gerçek arasındaki ayrımın son bulduğu aşırı gerçeklik ya da “Hipergerçeklik” düzenine aittir. Simülasyon imajın gerçeklik halini alarak her şeyin temsile surete dönüşmesidir. Simülasyon bir taklit olarak ortaya çıkar ama temsil düzeninde kendi bir gerçeğe dönüşür, böylece suret ve asıl ayrımı tıpkı temsil eden-edilen ayrımı gibi, yapaylığın asıl haline bir düşler evreni ve gerçekliğin bir imgeye, bir işarete, bir surete dönüşüm olarak imaj haline gelir.

 

“Bu yepyeni sanal gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş

bulunuyoruz. Bu evre de karşımıza her türlü ilizyonun köküne kibrit suyu eken teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor” (Baudrillard 2005: 31-32)

 

Böylesi bir dünyada gerçekten, hakikatten, asıldan söz edilemeyeceği gibi temsil dışında bir

gerçeklik olarak dünyadan bile söz etmek zorlaşır. İmajlardan oluşan simülasyon evreni adeta bir matrixi andırır.

 

“Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan

başka yapacak iş kalmıyor.-bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan herşeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine sanal bir dünya” (Baudrillard 2005 : 31)

 

Ayıkla Doğanın Taşını: Doğanın Simülasyonu

Gerçeğin yerini suretinin aldığı “gösteri toplumu” denilen pan-kapitalist evre de (pan

kapitalizmle hayat alanlarının tümünün kapitalistleşmesini kast ediyorum) doğanın da sanal bir “gerçeklik” halini alması, doğanın fethinde, birinci doğa’nın ikinci doğa içinde emilerek mass edilmesinde varılan en son en son aşamadır. Doğanın giderek insanın hizmetinde bir nesneler toplamı, ya da evcil bir manzaraya dönüşmesin,n varmış olduğu düzey en iyi örneğine Disneyland da rastlarız

 

“Disneyland bütün simulakr düzenlerinin içiçe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir.

Disneyland herşeyden önce, korsanlar, geleceğin dünyası vb. şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm oyunudur. bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir.

 

Disneyland'daki düşsellik ne gerçektir ne de sahte. burası gerçeğe özgü bir düşselliği,

gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden dönüştürebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinesidir. bu çocuksu düşselliğe özgü sefalet ve yozlaşmışlığın nedeni de zaten budur. bu evrene çocuksu bir görünüm verilmek istenmesinin nedeni, yetişkinlere özgü "gerçek" ve başka bir evren bulunduğu düşüncesini onaylatma arzusudur. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için yetişkinlerinde buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak gerçekte çocuk olmadıklarına inandırma amacıyla kurulmuş bir evrendir ... Dünyayla beraber hepimiz canlı canlı lanetlenmiş bir simülasyon hatta lanetlenmişten beter bir duyarsız caydırma evreninin içine düştük. nihilizm ise açıklaması kolay olmayan bir yoldan (suser notu: tüm değerleri reddeden nihilizm, hipergerçekliğin gerçek(siz)liğini de reddederek gerçeğe açılan kapıyı bulabilecektir, pek tabii ki bu tarih simülasyonunun büyük bir ironisidir) simülasyon ve caydırma sayesinde bir gerçekliğe kavuşma olanağına sahip olmuştur. (Baudrillard 2006: 225- 226)

 

İlki 1955’te kurulan Disneylandların Fantazm üretmekte en yetkin örneği 1998’te açılan

Hayvan Krallığıdır. Beşyüz dönümlük araziye kurulu olan parka geniş bir “vahadan” geçilerek giriliyor. “Rainforest”/Yağmur Ormanı Cafe’de, şelaleler, tropikal yağmur duşları, gökgürültüsü ve şimşek simülasyonları, tropikal kuşlar, kelebekler ve timsah simülasyonları ile size gerçek bir yağmur ormanındaymışsınız gibi bir duygu yaratılmaktadır. Hayvan krallığının merkezinde ise Tropikal ormanlardaki yabani hayvanların elle oyulmuş “mükemmel” denecek yüzlerce örneği yer alır. Buradan geçilen Dinoland da ise bu kez tarih öncesi devirlerin, dünyanın ilk zamanlarının yaşam örneklerinin yer aldığı bir park vardır, Tarih öncesi mamutlar ve dinozorlar karşılar sizleri burada. Ancak en önemli bölüm Afrika Savanasının simülasyonun yaratıldığı bölümdür, kıtaya özgü hayvan sürürlerinin arasında “gerçek miş gibi” dolaşabiliyorsunuz.

 

Disneyland öylesine “gerçektir”ki Disneylan’dın yarattığı doğa simülasyonu yerine gerçek

doğa ile karşılaştığınızda siz de hiç bir etki yaratmaz. Bu konuda çarpıcı bir örnek Amerikalı Mistik Anarşist Thedor Rozsak’ın Çorak Ülkenin Bittiği Yer kitabında bulunur. Kitapta Amerika’da yer alan ve Old Faithful ismi verilen müthiş bir gayzer’in (yer altından yer yüzeyine fışkırarak ya da patlayarak çıkan sıcak su kaynağı) gösterisi karşısında sergilenen davranışlar anlatılır. Gayzer püskürdüğünde onu seyreden bir aile bireyleri bu anı görüntülemek isterler. Bunu da gayzerin adeta gökleri yardığı an yapmak isterler. “Old Faithfhul’u zirvede yakalamak isteyen çocuklar püskürme süresince babalarına “Şimdi, Baba? Şimdi?” diye sorup durdular. Fakat Baba, muhakkak gayzerin gökleri yarmasını bekliyor olmalıydı, onları hep dizginledi “ Hayır, henüz değil…o tam yukarıya çıkana dek bekleyin” Lakin Old Faıthful ancak bir yere kadar yükselebilir ve o zaman da gösteri bitmiştir. Bu fotoğrafçılar ailesi fotoğraflarını alamadan o hakiki tabiat harikası tekrar yeraltına, kabuğuna çekilmişti. Babanın çehresi fotoğraf makinesinin arkasından ortaya çıktı, inanılmazca kaşları çatılmıştı “Hepsi bu mu?” diye sordu, ne zaman parasının karşılığını almadığını bilen bir adamın kavga sesi ile “ben onun daha yukarı çıkması gerektiğini sanıyordum” dedi karısı. Çocuklar da hayal kırıklığı ile daha az yıkılmış değillerdi. Ayrılmak için ayağa kalktıklarında çocuklardan birisi “Disneyland daha iyi” dedi tersçe. Tüm aile onunla aynı fikirdeydi” (Rozsak 1999: 54-55) (*)

 

Doğanın simülasyonu ile doğanın simule edilmemiş hali arasındaki farkı, doğanın kendi

gerçek görkeminden doğan vecd, hayranlık gibi duyguları yitiren modern, uygar ve kentli insanın trajedisidir Disneyland. “Uygar İnsan doğaya ancak manzara olarak katlanabilir” diyen Özcan Yüksek’i doğrulamaktadır bu örnekler.

 

Görsel kültürün dikiz kültürünün bakışın skopik rejimin doğaya yansıtılmış hali üzerine en

iyi örnekse Beyaz Başlı Kartalın doğum anının “gözetlenmesi” British Columbia-Hornby Island'da (Vancouver Island'ın çok yakınında minik bir ada) bulunan "beyaz başlı kartal" yuvasına yerleştirilen bir kamera sayesinde beyaz başlı kartal çiftini ve 26 Nisan'da yumurtadan çıkması beklenen iki yavrusunu (saniye saniye 24 saat canlı olarak) izleyebilme imkanı vermekteydi bir site.. Böylece tele gözetim istemleri ile birbirini gözleyen, Biri Bizi Gözetliyor’da olduğu gibi her an gözler önüne serilen yaşantıları “dikizleyen” transparan uygarlığın bir fantezisiydi bu. Ve aynı zamanda cam odada oturma duygusunun verdiği rahatsızlığı “öteki”lere çok gören insan merkezci kavrayışın da bir tezahürü.

 

Dikizciliğin getirdiği kayıtsızlık duygusuna verilecek bir başka örnek yine internetten. Bu

kez avlanmanın sanallaşması söz konusu. Bir web sitesine giriyorsunuz ve ekrandaki hedeflerden birini seçiyorsunuz ve bir tık’la yeryüzündeki, en benzersiz varlıkların hayatları son buluyor.

 

Av ve avcı arasındaki ilişki en mahrem ilişkidir der Amerikalı Anarşist Derek Jensen.

Burada bu mahrem ilişki, avla avcının göz göze gelmesi tamamı ile ortadan kalkıyor. Ve bir geyik ya da bizon sadece bir ekran görüntüsüne dönüşüyor. Bauman bu duruma eylemle sonucu arasındaki ahlaki bağlantının kopması anlamında ahlaki görünmezlik /adeforizasyon diyor. Ve bu olgunun savaşları bir estetik cerrahi operasyonuna dönüştürdüğünü belirtiyor. Bu olayda da doğa bir estetik cerrahi operasyonun kurbanı oluyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, mesela manzara resimlerinin doğayı nasıl da seyirlik hale getirdiği söylenebilir ve çağımızın en büyük teknoloji eleştirmenlerinden Jacques Ellul’e bu anlamda hak verilebilir.

 

“Kır manzarası seyretmek için resimlerimize bakarız ve bir kır manzarasına baktığımız

zaman ona sanki bir fotoğrafmışçasına bakarız “Bir resim kadar güzel” bir sanat eserinin güzelliğini orijinalinden çok röprodüksiyonundan kavramakta daha iyiyizdir … İmajlarla doğayı sürekli olarak yeniden keşfederek kendimizi relaks ve mutlu hissederiz. Bu muhteşem okyanus resimlerini teleobjektifle çekilmiş bu akıllı hayvan resimlerini gördüğümüzde yine kendimizi evimizde rahat hissederiz. Doğayı asla bu kadar iyi tanıyamaz, asla bu kadar iyi göremeyiz.Bu imajlar yüzünden denizle meltemi ve dağ havasını soluyabiliriz. İmaj aynı zamanda bize hipsotatik (dinsel birlik duygusu b.n) gerçekliğiyle teknik evreni de verir.. Serap olarak imaj çelişkileri ortadan kaldırır. Mevcut olmayan doğayı mevcut ve yeniden reel hale getirir, teknik çevreyi âşina ve hayran olunmaya değer kılar, somut ve reel şeylere susuzluğumuzu giderir” (Ellul 1998: 249-251) (*)

 

İnsanlığın doğayı evcilleştirmesinde ilk adım Tarım’dı Tarım yolu ile insanlar doğal

süreçlerin yerine geçmeyi, doğanın yerine almayı amaçlıyordu.Doğanın karnında büyüyen

madenleri doğayı ikame ederek altına ya da gümüşe dönüştüren simyacının ilk örneği çiftçiydi.

 

Ancak tarım toplumlarında sonuçta çiftçi toprakla birlikteydi ve doğanın döngüsel zamanları ile hemhal olmak durumundaydı, yani doğayı ancak doğal süreçler ile uyumlanarak, onu taklit ederek dönüştürüyordu. Vizyoner yani bakış egemen toplumda ise artık dünya bir görüntüdür. “artık "maddi hacim 'etkin varoluş' gibi bir geometrik değeri kaybetmekte, 'tele-varoluş' sayesinde olguların doğallığına galebe çalan görsel-işitsel bir hacim çıkmaktadır ortaya" (Virilio 2003: 114).

 

Mekanın yokluğa mahkum olduğu bu toplumda görüntü ve gerçekliğin içiçe geçmesinden doğan yabancılaşma hali öylesine iler boyutlara varmıştır ki “Modern iletişim tekniklerinin insanı tahrik etmek, yönlendirmek için kullandığı her şey, bugün insana çiftliğindeki tarlalarından çok daha yakındır; toprağın üzerindeki gökyüzünden, gecenin güne dönmesinden, kendi köyünün örf ve adetlerinden, içinde yetiştiği dünyanın geleneğinden daha yakındır” (Heiddeger’den aktaran Meggil 1998: 273)

 

Doğaya egemen olmakta öylesine ileri gittik ki artık görsel doğa dışında bir doğanın varlığı

bizi korkutmakta, doğa ancak evcilleşmiş bir manzara, ya da tatil köyü olduğundan yaşanabilir bir şey olmakta. Doğaya yabancılaşmanın sonucu, doğanın yeninde üretilen bir sanal gerçeklik olmasını vardığı son nokta insanın da bir siborga dönüşmeye başlamasıdır. Doğanın düştüğü bir yerde insan da bir kalp paradır. Sanal dünyanın sanal insanı, mekan duygusundan kurtulmuş ve dünyaya kayıtsız bir görüntü olarak bakan insan. Tercih ettiğimiz dünya kendi sonumuzu da hazırla dı, dünya artık insanın yuvası değil zindanıdır. Ve ne yazık ki gardiyan da kilidi nereye sakladığın unutmuş bir halde..

(*)  Bold İtalikler Bana Ait

 

Kaynaklar:

Jean Baudrillard, İmkansız Takas, Çev:Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005

Murray Boockhin, Özgürlüğün Ekolojisi, Çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1994

Kevin Robins , İmaj- Görmenin Kültür ve Politikası, Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı

Yayınları İstanbul 1999

Guy Debord, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çev. Ayşen Ekmekçi-

Okan Taşkent, Ayrıntı Yayınları İstanbul 1996

Jean Baudrillard, Şeytana Satılan Ruh Ya Da Kötülüğün Egemenliği, Çev: Oğuz Adanır

Doğu-Batı Yayınları, Ankara 2005

Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları,

Ankara 2006

Theodor Rozsak, Çorak Ülkenin Bittiği Yer-Post-Endüstriyel Toplumda Politika ve

Aşkınlık, Çev:Naim Öztürk, İnsan Yayınları İstanbul 1999

Jacgues Ellul, Sözün Düşüşü Çev: Hüsamettin Aslan, Paradigma Yayınları, İstanbul 1998

Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Çev: Kaya Şahin, Metis Yayınları, İstanbul 2002

Allan Meggil, Aşırılığın Peygamberleri, Nietsche, Heidegger, Foucault, Derrida, Çev:

Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat Yayınları Ankara 1998

 

 

Gelen Yorumlar
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
ya ben ne dedim siz ne verdiniz be..
furkan yıldırım eklemiş. | 08 Ekim 2008 Saat 19:05
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.