Ocak 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Son Fotoğraflar
huzur isyandadır..
can sıkıntısı karşı-devrimcidir..
devlet, kendi şiddetine hukuk bireyinki
milliyetçilik, farklılıkları okunmaz kılar..
"Otorite, ruhun, doğumla ölmüm arasında maruz kaldığı en zarar verici travmadır" Tom Robbins
Marcos kimdir?
kapitalizm öldürür!
"dans edemediğim devrim, devrim değildir" Emma Goldman
“Bütün devrimleri yozlaştıran darağaçları ve giyotindir” Mikhael Bakunin
"Ey türk gençliği! birinci vazifen, vazifeleri dinlememektir"
beton dökülmüş yalnızlık duvarına çağrılı / karanlığın sessiz işçileri / kalın kabuk bağlamış mutsuzluklar içine gizlenen mutluluğu çıkartmaya..
Kapıdaki Umut: Kewe..
"modern dünya üstü açık bir hapishanedir"
"ne vakit bir yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden ne vakit bir yaşamak düşünsem"...
"lî çiyayê bênavokê kezîzera kurd"...
alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara / vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa / vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın / zülküf de vursun / yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.
Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır! ( Bakunin)
"İşte biz, tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak, bu kez yaşamak uğruna." MARCOS
"Günümüzün dünyası, güzellikleri korkunçlukları ile hiç olmadığı kadar büyük bir işkence bahçesidir" Michel Delon
"Her sözcük sessizlik ve hiçliğin üzerine düşürülmüş bir lekedir." Bertold Breht
 "iktidarın olduğu yerde direniş vardır" (Foucault)
Gilles Deleuze
"insanlar ışığın çevresinde toplaşırlar, daha iyi görmek için değil, daha iyi parıldamak için" NİETZSCHE
 "Gerçekçi Ol İmkansızı İste"   Ernesto CHE Guevara
"ya sosyalizm yada barbarlık" Rosa Luxemburg..
"isyan, insanın yaşadığına dair en büyük belirtidir. yaşama kattığı değerlerin kaynak noktasıdır."
Mülkiyet hırsızlıktır!  (Proudhon)
Errico Malatesta
Pisi Pisi gel..
Cigara
tel örgünün ardında
Ana Sayfa > Radikal Teori > Terörün Avangardı - Duna Maver
Terörün Avangardı - Duna Maver
neçayev gönderdi. | 11 Mart 2008

Terörün Avangardı

Duna Maver

 

Her ekonomi nihai olarak kendini zaman ekonomisine indir­ger, demişti Marx bir yerlerde. Ve vice versa, zaman kendini ekonomi, ölçme ve kar için dolaşıma indirger. Zamanın saatle simgelenmesi yaşamın mübadele kurallarına göre örgütlen­mesi için gerekli olmuştur. Kapitalist gelişimin başlangıcında, tüccarlar uzamın hesaplanabilirliğinin bir sonucu olarak za­manın bedelini keşfettiler. Ticaret ve mal mübadelesi uzam içinde hareketi gerektirdi ve bir noktadan hedefe doğru hare­ket içinde geçen zamanın hesaplanması kronolojik zamana para-formu iliştirme uygulamasına yol açtı.

 

Zaman = Para. Bir şeyleri tam anlamıyla saklayan çünkü apaçıkmış gibi görünen banal bir lafı güzaf. 2001'de, Zag­reb'de, Darko Fritz Komünist Manifesto'nun 153ncü yıldönü­mü nedeniyle düzenlenen bir sergide, bir tramvayın elektro­nik panosunun üzerine Zaman = Para = Zaman diye yazdı. Tramvayın normal yolu HDLU'yla (Hırvat Görsel Sanatçılar Evi) kent meydanı arasındaydı. Fakat bu kez, tramvay mey­dana giden çizgisel yolu izlemeyip HDLU'nun çevresinde daireler çizdi. Bunu fark etmeyen yolcular tramvaya bedavaya biniyor, ama gidecekleri yere ulaşamıyorlardı çünkü tramvay uzamda hareket ediyor ama bir yere gitmiyordu. Zagreb'deki o gün, bu tramvay başlangıç noktasından hedefe taşıma aracı olarak işlevinin etkin bir olumsuzlamasıydı. Tramvay bir taşıt değil, amaçsız ve zamansız bir hareket halini aldı. Bu Doğu Avrupa'daki alanla değil hareket eyleminin kendisiyle tanım­lanan son zamanların birkaç sanatsal projesinden biriydi. Bu ayrıca onları avangardların tarihsel projesinden ayıran mesafedir.

 

Genellikle Dada'nın bir hareket olarak Zürih'te, 5 Şubat 1916'da doğduğu söylenir. Ama bu yanlıştır. 5 Şubat 1916 Hugo Ballı ve Emmy Hennings'in Cabaret Voltalre'inin açılışıydı ve onlar "yönelimleri ne olursa olsun" Zürih'te yaşayan sanatçıları her türden sunum ve katkı yapmak üzere davet etmişlerdi. Bir Dada grubu yoktu, ortak ideolojik bir program altında birleşme de yoktu, sadece savaşa karşı olmalarıyla birbirleriyle bağ kurmuş olan eklektik bir

insan topluluğu vardı. Bir dikilitaş kılığına bürünmüş olan Ball, soyut fonetik şiirler okudu, başkaları Janeo'nu grotesk maskelerini giyerek jestli danslar yaptılar ve eşzamanlı şiir okudular. Performansları kısa ömürlüydü, üretim eyleminde tüketiyorlardı kendilerini. Tzara'nın 1918 manifestosu Dada'nın ilk ruh halini sergiler: "Bir manifesto ortaya koymak için şunu istemelisiniz: ABC, 1, 2, 3'e karşı püskürmek, küçük abc ve büyük abcleri fethedip saçmak üzere öfkeye kapılmak ve kanatlarınızı güçlendirmek, imzalamak, bağırmak, küfretmek, nesri mutlak ve çürütülmez bir kanıt biçimine sokmak... Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum." İlk Dada manifestosu manifesto yapmanın mantığını ve ardındaki arzuyu sorguluyordu.

 

Politikaya yanıt veriyordu, ama diyalektik bir eleştirinin diliy­le içeriden değil. Diyalektik mutlak, patlama parıltısıyla olumsuzlamaz, yalnız sistem içinde irrasyonel, dogmatik ya da çelişkili olanı reddederek, rasyonel çekirdeğini güçlendir­mek üzere, onun büyümesini ve bir kara dönüşmesini sağla­mak üzere yavaş yavaş olumsuzlar. Diyalektik olanaksızın sı­nırlarına karşı kanat açarken yaşam arzusunu tüketir. Tza­ra'nın bir keresinde söylediği gibi, diyalektik öldürür, cesetler üreterek yaşar.

 

Diyalektik uzamı zamansallaştırır ve zamanı uzamsallaştırır. Farklı coğrafi teritoryalar tarihsel ilerlemenin yürüyüşüyle taçlanmış tarih aşamalarıyla tanımlanır. Bu yüzden Hegel Prusya Devleti'nin coğrafi teritoryasını, özbilinçliliğin kendin­de ve kendi için oluşunun zamansal [dünyevi] mantığının ger­çekleşmesi olarak yorumlayabilir. Zamanın kendisi de uzam­sallaşmıştır; hiç şimdiki zaman olmayan, hep bir önce gelene bağlı olan ve daha sonra gelecek olan tarafından belirlenen anların bir yığını olarak sunulmuştur. Zaman kar hesaplama­sına, Batallle'in sözleriyle sınırlı bir ekonomiye boyun eğmiş­tir. Zaman bir proje olur - kendini kaybolan, geçici anların ka­yıplarıyla sağaltan bir geleceğe projekte eder. Oluşa katlanılır çünkü hep Olma yolundadır. Dada uzamsız zaman ve zaman­sız uzamdır. Zürih sadece olmayan-teritorya, bir tür olma­yan-yer olduğu için Dada'nın başlangıç teritoryası olarak önemlidir. Bir araya gelenler savaşın çıkmasına yol açan milli politikaları protesto ederek kendi ülkelerinden kaçmış olan göçmenlerdir. Zürih'te ilk ortaya çıktığı zaman, Dada teritor­yanın tahliyesi ve ideolojik söylemin reddi olarak şekillenir. Bu yüzden sınırlar dayatma, tanımlar koyma, içerisi ile dışa­rısı arasındaki sınırları çizmeyle nitelenen teritoryelliğin mantığının ayrıcalıklı bir ifadesi olan manifesto-formunu ala­ya almaktadır.

 

Avangardların kendilerini mikro-uluslar, minyatür devletler olarak kurmalarını sağlayan şey manifestolarının yasaları ve bildirileri sayesindedir. Dada'nın kendini tanımlamadan başla­mış olmasına, üyelerinin onu yıllar sonra tanımlamaya çalış­mış ama bir türlü becerememiş olmasına karşın, Gerçeküstü­cülük 1924 yılında bir sözlük tanımı biçiminde olarak ortaya çıktı: "Gerçeküstücülük, isim. Düşüncenin gerçek işleyişini ifade etmemizi sağlayacağı düşünülen en saf haliyle ruhsal otomatizm... Gerçeküstücülük bir kerede bütün diğer ruhsal mekanizmaları yıkmayı ve yaşamın bütün temel sorunlarını çözmek üzere onların yerıne geçmeye niyetlidir." Gerçeküstücülük kendini görü saflığıyla, bütünsel olan ve kendini yıkıntıya dönmüş dünyanın tümü üzerine yerleştir­mek isteyen bir görüyle tanımlıyordu. Breton'un Tzara'yla yollarını ayırdığı andan başlayarak, Gerçeküstücülük tüzel bir ton edinir. Yol ayrımı 1921 yılında Maurice Barres'ın "insan ruhuna karşı işlediği suçlar" nedeniyle yapılan sahte-yargıla­ması sırasında gerçekleşti. Barres bir zamanlar Nietzsche ve Stendhal hayranıydı fakat milliyetçi olmuş ve gerici Fransız Milliyeti Cemiyeti'nin başkanlığına geçmişti. Dava tipik bir Dada farsı olarak başladı, Barres'ı davalı sandalyesinde otu­ran tahta bir manken oynuyordu. Breton yargıç, Ribemont ­Dessalgnes savcı, Aragon ve Soupault savunma avukatı ro­lündeydi ve Tzara'yla diğerleri de tanıklardı. Tzara komik bir dava olması gereken şeyin ağırbaşlı havasını protesto edince, Breton onun Barres'ın suçlarının ciddiyetini hafife alması yü­zünden öfkelendi. Bu iki uyuşmaz dünyanın ilk açık çarpış­masıyla, Gerçeküstücülük'ün Dada'yı yargılaması ve aforoz etmesi, Gerçeküstücülük bir hareket olarak daha adını alma­mış olsa da gerçekleşmişti.

 

Sahte davadan sonra, gerçek davalar geldi. 1925'te, Troç­ki'nin Lenin biyografisini okuduktan sonra, Breton ışığı gördü ve Gerçeküstücülük'ün aradığı politik çizginin sadece Bolşe­vik Devrimi'nin öğretisinde bulunabileceğine karar verdi. L'Humanlte'de bir itiraf yayınladı: "Sadece semantik bir kar­gaşa Gerçeküstücü bir devrim öğretisinin var olduğu yanlış anlayışına yol açmıştır... Hiç Gerçeküstücü bir Devrim kura­mı olmadı. Biz Devrim istiyoruz; fakat biz devrimci yöntem­ler istiyoruz. Bu yöntemler neleri içerebilir? Sadece Komü­nist Enternasyonal'i ve Fransa için, Fransız Komünist Parti­si'ni." Vitrac, Soupault ve Artaud'nun Gerçeküstücülük'ü bu yeni yönde izlemekteki isteksizlikleri gruptan ihraç edilmele­rine yol açtı. Breton Kasım 1926'da, cafe Le Phophete'de ih­raç nedenlerini açıklamak üzere bir toplantı yaptı: "Bireysel konumların değerlendirilmesi: bütün bu konumlar devrimci bir bakış açısından savunabilir mi? ... ne ölçüde hoşgörülebi­lirler?" 1929'da Gerçeküstücü hareketin üyelerine güncel ideolojik konumlarının bir değerlendirmesini soran bir mektup gönderdi. Birçoğu yanıt vermeyi reddetti ve ihmal nedeniyle dışlandılar. Yanıt verenler 11 Mart günü Bar du Chateau'daki toplantıya "davet edildiler." Herkes ortaya çıkarıldı ve ahlaki nitelikleri açısından sorgulandı. 7 Gerçeküstücü daha (Baron, Duhamel, Fegy, Prevert, Man Ray, Tanguy ve Vidal) uygunsuz bulundu ve "meslek ve karakterleri nedeniyle" dışlandı. Top­lantının yargı havasından tiksinen Ribemont-Dessaignes gü­rültülü biçimde ayrıldı oradan. Daha sonra Breton'a şöyle yazdı: "Kendi kendine üstlendiğiniz arındırma görevini kesin­likle karşı devrimci buluyorum. Gerçeküstücülük hareketinin bir damgası olan iktidarsızlığa maruz bırakıyor sizi… Siz saf­lık ve yargı bürokratlarısınız."

 

Hugo Balı Dada'yı "zamandan bir kaçış" olarak adlandırmıştı - yalnız kendi tarihsel zamanından değil, ayrıca kendini diya­lektik olarak, projeksiyon olarak ölçen zamandan da. Geçici, hatta amaçsız performansların üretimi olarak Dada kendini ileri projekte etmeksizin varoluyordu; şu an sonsuz bir süre anlamını alarak kendine yeterli hale geldi. Hareketin ciddi ol­ması, amaçlar koyması, bir proje olması, kendini proletarya­nın tarihsel kaderiyle müttefiklik kurmasını isteyen Bre­ton'un katlanamadığı şey Dada'nın projeksiyonsuz varlığıydı. Gerçeküstücülük Dada'nın bir tekrar-diyalektikleştirilmesidir; Breton, Hegelci dil için delice bir tutku sergileyerek, Dada'yı olumsuzlanması ve olumlu olarak ve gelecekteki bir vaat uğ­runa bireysel yoğunluk anlarının geçiciliğini ortadan kaldıra­rak aşılması gereken basitçe olumsuz bir moment olarak adlandırmaktadır. Gerçeküstücülük’ün çifte olumsuzlaması ciddi politika ve yüksek edebiyat dünyasına yeniden girmek de­mektir. Ve teritoryayla yeniden özdeşleşmek (olumsuzlama ve ortadan kaldırmalar ilan etme, ilerledikçe amaçlar belirle­me, düşmanları ve sistemin sınırlarını aşan fikirleri belirleme gibi nitelikleri olan ve kökleri Jakoben devrimci geleneğe dek uzanan belli bir Fransız politik talebiyle birlikte), sonuçta da­va ve aforoz ihtiyacı gösteriyordu.

 

Tarih kendini yineler, ikinci kez fars olarak değil, trajedi ola­rak. 1947'de Paris'e, Tristan Tzara'nın (Samuel Rosens­tock'un) adını yeniden uydurmasına açık biçimde anıştırma yaparak, adını Jean-Isidore Goldstein'dan Isidore Isou'ya çe­viren Romanyalı bir Yahudi geldi. Isou'nun Paris'teki ilk işi Michel Leris'in Dada üzerine yaptığı (Tzara'nın da dinleyiciler arasında bulunduğu) bir konuşmayı "Dada öldü: onun yerini Lettrizm aldı" diyerek bölmekti. Çoğu işsiz, evsiz ya da muh­taç olan bir gençlik alt sınıfının bir toplamı olarak Lettrizm, bir yabancılaşma, bir teritoryaya ait olmama ya da bir milli ideolojiyle özdeşleşmeme haliyle öne çıkıyordu. Proletaryayı kaygı duyacağı mülkiyete ve ailelere sahip, bu yüzden kendi­sini tehlikeye atma yeteneğinden yoksun olan pasif, bütünle­şik bir sınıf olarak reddeden Isou, devrimci potansiyelin genç­liğe, "işleviyle hala örtüşmemiş olan" herkese ait olduğunu düşünüyordu. Isou'ya göre, gençlik cana yakınlık niteliğine sahipti - kar ekonomisinin dışındaydı, piyasanın ölü sezonu­nun, çalışmanın ahlaki zorunluluğunun ve projenin diyalektik zorunluluğunun dışındaydı o.

 

Isou'dan ayrılan ve Lettrist Enternasyonel'i oluşturmaya yö­nelen Guy Debord ve diğerleri bu cana yakınlığı günlük ha­yatlarında Paris sokaklarını mimariye tutkulu bir merak gös­tererek, boyalı kumaştan elbiseler giyerek ve duvarlara grafi­ti biçiminde izler bıraka bıraka dolanarak gösteriyorlardı:

 

"Asla Çalışma," "Tutkuları Serbest Bırak," "Mola Vermeden Yaşa." Ekonomik kısıtlamaları modası geçmiş olarak bir ke­nara atan LE hırsızlık ve başka "suç" denen şeylerle ekono­minin marjininde bir yerde yaşıyordu. Lettrist filmler imgele­re karşı bir yasak getirdi ve sinemasal uzamı boşaltarak temsili reddetti. LE şehirde sürüklenmeleri ve sokak eylemle­rinden "geçici, geleceksiz, ara yol.." olarak bahsediyordu. LE, içinde her arzunun şiire dönüştüğü, anların yoğunluğu­nun yeni bir diliyle konuşuyordu (devrim tek bir eylemle ger­çekleşiyordu). Karın diyalektik ekonomisinin dışında olan, en­formasyonel söylemin banallığından ayrılmış, işlerin kalıcılı­ğını reddeden jest ve eylemler yarattııar. Ama Jakoben terö­rün hayaleti olarak Hegelci diyalektik ve Saint Just'ten yar­dım isteyerek, eski yapıların ve eski örgütlenme biçimlerinin içinde sıkışıp kaldılar. Zamanla grup kendini marjinal bir gençlik altkültüründen Situasyonist Enternasyonel'e, tarihin daha önceki isimlerine karşı kendi değerlerini ölçen yeni bir devrimin kendinden menkul peygamberlerine dönüştürdü. il­kel görünümlü iki sayfalık teksir baskılı Potlach'ı bırakıp in­celikli ve çekici SE dergisine geçtiler. Potlach tuhaf, şifreli fragmanlar, kısa şiirler, esin patlamaları içeriyordu. SE uzun kuramsal denemeler, tanımlar ve kendilerininkinin biricik tu­tarlı eleştiri ve gerçek devrimci uygulama olduğunu ilan eden manifestolar yayınlıyordu. Yalnız onlar doğru kurama sahip olduklarından, SE ideolojik tuhaflıkları dışlıyordu ve yaşadığı süre boyunca 70 üyesinden 45'ini ihraç etti.

 

 

Gerçeküstücülük ve SE'in farklı tarihlerini göz önüne alırken neden esrarengiz bir tekrar görünüyor? Gerçeküstücülük en azından kısmen dışarıdan bir modeli kopyalamıştı - Fransız

Komünist Partisi'nin bürokratik örgütlenmesini. Fakat SE yalnız FKP'ni ve de küçük Troçkist, Maocu ve Gueveracı grupçukları bir yana atmakla kalmadı, bürokratik örgütlen­meden nasıl kaçınılacağı da kuram ve programlarının merke­zinde yer aldı. İmzasız "Silahlanma Talimatları," devrimci bir projenin en önemli sorununun "herkesin katılımını" talep eden "örgütlenmenin kendi içinde yeni tür insanı ilişkiler kur­ma" olduğunu iddia ediyordu. "Pratik Hakikati Amaç Olarak Belirlemek" adlı yazısında Vaneigem SE'in "hakim dünyanın hiyerarşik durumlarında herhangi biri içinde çoğalmayı red­dettiğini" yazdı. "Bütünsel demokrasisi içinde yer almanın tek sınırı her üyenin onun getirdiği eleştirinin tutarlılığını ta­nıması ve paylaşmasıdır.'

 

Vaneigem'in SE'in hiyerarşik olmayan örgütlenmesi olarak tarif ettiği şey kurucu öğretinin ahitiyle bağlanmış bir kar­deşler birliğine ya da bir eşitler topluluğuna benzemektedir. Topluluğun içinde hiyerarşi yoktur, herkes eşittir, deneyler kolektiftir, eylem ve metinler birlikte üretilir, genellikle imza­lanmaz. Gruptaki bazı kişiler daha çok iktidara sahip olabilir çünkü daha çok iş yapmakta ve daha çok sorumluluk almak­tadırlar ama iktidarın anlık dengesiz dağıtımı kaçınılmazdır ve iktidarın ele geçirilmesi konusu değildir. Eşitler topluluğu­nu hiyerarşi ve bürokrasiye dayanan bir sosyal örgütlenme hali yaratmakla suçlamak haksızdır. Bürokrasi temsil ve ika­meyle öne çıkar. Troçkinin Bolşevizm bağlamında dediği gibi, parti kendini halkın yerine ikame eder, onların temsilcisi ol­duğunu iddia eder. Partinin bazı üyeleri kendilerini bütünün yerine ikame eder ve zaman içinde bir lider kendini bütünsel­lik yerine ikame eder. iktidar sürekli yer değiştirir ve eylem alanı çoğunluktan alınır, kaçınılmaz olarak bir yabancılaşma kültürü ortaya çıkar. Eşitler topluluğu, kendiliğindenlik ve katılımla nitelenen, etkili bir politika biçimidir. Ölçek yoktur, inen ya da çıkan hatlar yoktur, ayrımlar da tanınmaz. Yalnız tek merkezi bir ayrım vardır: sözleşmeyle bağlanmış grup üyeleri ve de düşmanlar vardır. Düşmanlar tamamen ötekidir. Bu sözleşmenin dışına adım atan birinin daha az eşit olması anlamına gelmez; öğretiden çıkan kimse artık hak ve değer sahibi bir varlık olarak tanınmaz. Düşmanlar ihraç edilince hakkında konuşulmaz olur, adları unutulur. Alexander Trocc­hi'nin SE'den ihraç edildikten sonra dediği gibi, "Guy benim ilişkide olduğum kimselerin adlarını bile almazdı ağzına ... ih­raçlar toptandı. Sürgüne gönderme demekti.'

 

Ellane Brau "ototerörizm" ihtiyacından bahseden ilk kişi ol­muştu - grubun her üyesinin daha önceki sosyal ilişkilerin, edinilmiş alışkanlıkların ve ahlaki eğilimlerin acımasızca silin­diği bir arınma töreninden geçmesi, kendini yetiştirmede bir devrim yapması gerekirdi. Duraksayanlar ya da yarı yola ka­dar gidenler grubu birbirine bağlayan yasaya ihanet edenler olarak yargılanırdı. Topluluğun gücü, hâkimiyetini kişisel ha­yat ve ahlaki yargının her ayrıntısına dek genişleterek, başka bütün sosyal ilişkilerin bırakılmasına yol açan rehber ilkeler biçimini alarak korkunç bir hale bürünürdü. Bu her ordunun başarmak istediği şeydir -askeri birlik yeni aileleri olsun ve kardeş ya da yoldaşlarını bırakma korkusu kendilerini feda etme ya da ölüm korkusundan daha büyük olsun diye askere yeni yazılanları daha önceki hayatlarından koparmak. Kusur­suz sevgi korkuyu da yargıyı da ortadan kaldırabilir. Tarıhsel avangardlarla terörist hücreler arasındaki bu yüzey benzerliği teritorya ile terör arasındaki altta yatan çatışmayı yansıtır. Teritorya uzamla aynı şey değildir - uzam sınırsız ve amorftur, teritoryaysa sınırlama ve sahiplik gerektiren tüzel bir kavramdır. Sözlük tanımlarına göre, teritorya politik bir birimin (bir prens, egemen devlet, bir başka hükümet biçimi ya da kurum) egemenliği altına girdiğini belli etmek üzere işaretlenmiş olan toprak alanıdır.

 

Teritoryanın eşanlamlıları: hudut, sınır, savaş alanı, cumhuri­yet, nüfuz, hakimiyet, hamilik, uydu, ulus, devlet, ülke. Yasal sözlükler teritoryayla terör arasındaki bağlantıyı daha da açık hale getirir: teritorya "arazinin başka yerlerden ayrılmış ve özel bir hükme tabi olan bir kısmı. Sözcük terrere'den tü­retilmiştir; böyle adlandırılmıştır çünkü sulh hakimi kendi nü­fuz alanı içinde tutuklama ve görevden alma yoluyla hayırlı korku yayma iktidarına sahiptir.”

 

Sözcük olarak "terörizmin" Fransız devrimi arifesinde ulus­ devletin iktidarı için bir hüsnü tabir olarak kullanılmış olması bir rastlantı değildir. Robesplerre terörün "demokrasiyi kur­mak ve tesis etmek için, anayasal kanunların huzur dolu sal­tanatını sağlamak için" gerekli olduğunu onaylamıştır. Bir te­ritoryayı vaftiz etmek daha önce işaretlenmemiş olan bir uzamın çevresine sınırlar çizmek demektir; teritoryalleştir­me aynı zamanda fiziksel ve ideolojik olan bir haritalama iş­lemidir. Terör "yurt ve kanunlarının sevgisi" denen erdemden gelir - yeni kurulan bir ulusun şans eseri ortaya çıkan bir so­nucu değil onun içinde akan bir şeydir. 1789 Devrimi'yle yara­tılan yeni teritorya Fransız Cumhuriyeti'dir, başka deyişle, cumhuriyetçilik ideolojisi. Kurucu öğreti (çeşitli manifesto ve bildirgelerde ifade edilmiştir: Feodal Sistemi Kaldırma Bildir­gesi, İnsan hakları Bildirgesi, 1791 Anayasası, Kuşkulular Ya­sası, III. Yıl Anayasası) yasaların tesis edilmesi aracılığıyla olası sınırları koyar ve icat ettiği kavramlar aracılığıyla dışa­rıdan içeriyi işaretler. Kurucu yasa korumasını yalnız yurt­taşlara sunmaktadır ve "sadece Cumhuriyet'teki yurttaşlar cumhuriyetçidir" ya da ideolojik olarak devrimin müttefiki olanlar. Ötekiler, bütün o "ülkemizi parçalayan haydutlar" hep ufukta kol gezen potansiyel düşmanlardır ve devrim on­ların yurttaşlık haklarından yoksun edilmelerini, gözetim al­tında tutulmalarını, yargılanmalarını, hapsedilmelerini, giyo­tine gönderilmelerini talep eder. Cumhuriyetin erdemlerini paylaşmayanların yasadışı ilan edilmelerinin ilk örneğı Saint­ Just'ün Louis XV’i mahkemesi sırasında ortaya konmuştu: "Komitenin bütün hedefi Kral'ın sıradan bir yurttaş olarak yargılanması gerektiğine sizi ikna etmek oldu, ama ben size onun düşman olarak yargılanması gerektiğini söylüyorum… Bu yüzden bütün halkı temsil eden meclisin Kral'ı ölüme mahkum etmeye hakkı vardır ve bunu hemen yapsa iyi olur. Terör sadece kurulan teritoryaya ait olmayan şeyin kovuştu­rulup yok edilmesi demektir. Bu despotik geliyorsa kulağa, o zaman Robespierre'in zarif deyişiyle o, "tiranlığa karşı hürri­yetin despotizmidir."

 

Terör hükümranlığı yalnız sürekli mahkeme ve idamlarla de­ğil, devletin merkezileşmesini ve rütbe ve sosyal ayrımların düzleştirilmesi yoluyla yurttaşların eşitliğine çağrıda bulu­nan Jakoben ideolojiyi izleyen sosyal dönüşümlerle de dam­gasını bıraktı. Devrimden önce, egemenlik herkesin tanrının doğrudan temsilcisi olan kralla arasındaki aşkın, özel ilişki­siydi; devrimle, insanlar cumhuriyetin yasasına olan soyut ilişkileri aracılığıyla birbirlerine bağlandığı ölçüde, modern egemenlik içkin, kamusal bir yurttaşlık ilişkisi oldu. Tarihin bir oyunuyla gerçek hale gelen Saint-Just'ün ütopyasında yurttaşların bölge komünü tarafından verilen ("iyi yurttaşlık belgesi" denen) kimlik kartları taşımaları ve her evin kapısına içindeki yasal sakinleri listeleyen belgeler asılıması gerekiyor­du. Sınırlar görünmez ama her yerdeydi, hatta cumhuriyetin bile içinde ve geçişleri katı biçimde denetlenmesi gerektiğin­den, yurttaşların bir şehirden diğerine yolculuk etmek için onaylanmış belgelere sahip olmaları gerekiyordu. Teritorya bu yeni egemenlik biçiminin bir ayna imgesi olarak yeniden yaratıldı - Fransa bir kamu gözetimi ve yasa uygulamasını daha kolay hale getirmek ve mal akışını artan bir hızla sağ­lamak üzere matematiksel bir departmanlar, kantonlar ve şe­hir konseyleri ızgarasına bölündü. Her departmanın tıpkı komşusu gibi yürütülmesi gerekiyordu. Farklılıklar aristokra­tik olduğundan, bireysel kültürleri, bölgesel lehçeleri ve yerel adetleri silmek için büyük çaba harcandı. Okullarda dil stan­dartlaştırıldı ve müfredat devlet tarafından denetlenmeye başlandı. "Cumhuriyetçi Kurumlarda," diyordu Saint-Just, “çocuklar beş yaşına dek annelerine ait olacaklar; bundan sonra ölünceye dek cumhuriyete ait olacaklar.” Ayrıca "yirmi bir yaşındaki her erkeğin tapınaklara gidip dostlarını halkın önünde ilan etmesini" ve bunu reddedenlerin cezasının sür­gün olmasını talep ediyordu. Terörün nihai kapsamı özel ya­şamın her ayrıntısını ortadan kaldırmak böylece çocuk yetiştirme, aynı evde yaşayan insanların karakteri; hatta dostlar arasındaki ilişkiler gibi konuların ... devletin idare ettiği bir kamu işi haline getirmekti.

 

25 Ağustos 1767'de doğan ve 27 Temmuz 1794'te idam edi­len Antoine Louis Leon de Richebourg de Saint-Just, eski dünyanın aristokrat efendileri tarafından yüzyıllarca bastırıl­mış ve ezilmiş olan herkesin kalbinde yatan bir erdemin pey­gamberiydi; daha Lettrist günlerindeyken bile Situasyonistle­rin kahramanlarından ve ilan edilmiş atalarından biriydi. De­bord'un ilk filmi, Sade için Ulumalar'da Salnt-Just'ün sesi du­yuluyordu; bir ergenin yumuşak yanaklarına sahip olan güzel delikanlı bir "enfants perdus" olarak hatırlanıyordu - gözden düşmüş, haleflerince yanlış anlaşılmış, tarihin ilerleyişiyle susturulmuş bir devrimci. Saint-Just'ten yapılan alıntılar Si­tuasyonist yazılarında, "insanın dövüşmesinin tek sebebi sevdiği şeydir" gibi hatırlatmalar, "Devrimi yarı yolda bıra­kanlar kendi mezarlarını kazar" ödünç alınmış şifreler gibi kol geziyordu.

 

SE'in "düşüşü" grubun bir teritoryaya dönüşümüyle bağlan­tısız değildir. Herhangi bir manifestoda, adlandırma eylemi fi­kirler ve eylemler alanını işgal eden ama hala berrak dış hat­lara sahip olmayan bir hayaleti uyandırır, grubu bir dua yo­luyla, bir tür büyü ritüeliyle canlandırmaya çalışır. Fakat ad­landırma eylemi yeterli değildir, bunun grubu birleştirebilecek olan ve ona sadakat ve eylem esinlendiren bir imge ve fikirler derlemesine karşılık gelmelidir. SE'in bir teritorya olarak kurulmasındaki belirleyici moment daha önce yaşanan dene­yimlerin anlaşılır biçimde bir yeniden sunumu olarak yazının öncelik elde etmesidir - kaderin tarihsel ağırlığını taşıyan bir proje olarak geçmişi de kapsayacak şekilde görünür bir bi­çimde. "Tutarlı eleştiri" hakim oldukça ve deneyım ve fikir­leri mitsel boyutlara ulaştıkça, yazıların tonu da artan ölçüde yargılayıcı ve kendini üstün görür oldu. Gruptan ihraç için te­mel oluşturan "yanlışlar" ve "kusurlar" denen şeyler bir ku­rama ayak uydurmaktaki bir başarısızlık olarak yansıtılıyor­du. Sonuçta gerçekliğin kendisinin SE'in kuramsal tahminle­rine uymamak yüzünden kınanması kaçınılmazdı. Geçmişe yönelik kara vicdanın en kaba sergilenişi "The End of an Era" içindeki Mayıs 68 hikâyesinde ve Rene Vienet'in işgal hareketi üzerine olan kitabında bulunmaktadır. SE Cornelius Castoriadis'ln (genellikle kuramlarını abarttıkları eski bir yol gösterici) öğrencilerin isyanın en radikal itkisini oluşturduğu yolundaki yorumunu reddetti. Gerçekte, yani, Situasyonist kurama göre, proletarya uzun bir sessizlik ve durgunluk dö­neminin ardından devrimin öncü kolu olarak geri dönmüştü. Bu yorum ne istedikleri sorulduğu zaman, grev yapan işçile­rin genellikle daha yüksek ücret talep ettiklerini söylemeleri olgusuyla çelişmektedir. SE bu tutarsızlığı proletaryanın "devrim istemiş olsa da ... bunu söyleyemediğini" çünkü "tu­tarlı ve örgütlü bir kuramdan yoksun olduğunu" iddia ederek açıklamaya kalkmıştır. Oluşum halindeki devrim başarısız ol­muştur çünkü proletarya "gerçekten kendi yararına konuş­makta yeteneksiz kalmıştır" - başka deyişle, tutarlı bir kura­ma sahip olup onlara gerçekten istedikleri ama söyleyeme­dikleri şeyi açıklayacak olan birine ihtiyaçları vardı.

 

SE'ye bazen, 1972'deki ayrılmaları sanatın, radikal arzunun ve politik militanlığın bir araya geldiği bir çağın sonunu işaret ettiği söylenerek, son avangard olarak değinilmektedir.

1980'lerde moda olan bu avangardın öldüğü fikri, iki farklı ko­lektif fantezinın ürünüydü. Achllle Bonito Oliva ve Arthur Danto gibi muhafazakârlar avangardın kendı tarihinin sonuna geldiğini ve sanatın sahip olduğu en büyük özgürlük çağına eriştiğini ilan ettiler - liberal piyasa ütopyasının büyük öz­gürlüğünün bir aynası. Adorno'nun dilini konuşan "yeni" sol eleştirmenler (Suzl Gablik, Andreas Huyssen, Hans Magnus Enzenberger ve Nicos Hadjinicolau) bu liberal "uzlaşma" ütopyasını bütünüyle idare edilen toplum için bir hüsnütabir olarak görüyorlardı. Avangardın ölümünü özgürlüksüzlük mo­mentinin görünür bir kabusu olarak, kültür endüstrisi tara­fından soğurulup iyileşmelerinden kaynaklanan eleştirel itki­nın tam bir felç hali olarak okudular. Her iki fantezi de ister eskime ister olanaksızlıkla olsun, radikal sanat ve politika ka­rışımının sonunu onaylıyordu. Ve ikisi de iç dinamiğin zararı­na olacak biçimde dış harekete ışık tutuyordu. Avangard ger­çekten ölüdür, ama sanat uzmanlarının andığı nedenlerle de­ğil. Dış bir güçle mücadelede yok edilmiş -totaliter devletler tarafından ezilmiş ya da kültür endüstrisi tarafından kolonize edilmiş- masum kurbanlar değildi onlar, kendi yok oluşlarının araçları oldular. "Avant-garde, avangard" teriminin askeri dil­den ödünç alınmış olması önemsiz bir şey değildir - katı bir disiplinle örgütlenmiş, saldırı için yolu açmak üzere savaşa ilk giden, belki sonunda ordunun haklı savaşının davasında

ilerleyebilmesi için kendini feda edecek olan elit bir gruba anıştırma yapmaktadır. Bu metafor bir parodi olarak çıktıysa da, tarih sürecinde gerçek hale geldi ve son aşamada, avan­gardlar tam da mücadele etmeye heveslendikleri teritoryal iktidarın mantığına büründüler. Bu gizli suç ortaklığının mas­kesini en görkemli biçimiyle düşüren, Yugoslavya'da, 1980'lerde NSK grubu oldu.

 

Laibach 1980'Ierde Slovenya cumhuriyetinde doğmuştu. Ti­to'nun ölümünü izleyen demokratikleşme dalgasına karşı, Laibach Borls Groys'un deyişiyle "totalitarizmden daha total" olan bir iktidar oyunu sergiledi. Laibach kol şeritleri olan ka­ra yarı-askeri üniformalar içinde, arka planında faşist, komü­nist ve dini simgelerin, üzerinden kan damlayan swastika'la­rın, milli bayrakların ve geyik boynuzlarının, kara haçların ve de savaş zamanına ait hareketli görüntülerin bulunduğu bir sahneye çıkar. Müzik askeri marşların davul ritimlerini, enstrümantal tekno tempoları, Tito'nun politik konuşmalarından alıntıları miks eder: "Milletlerin kardeşliği ve birliği için bir kan denizi akıttık. Kimsenin bu kardeşlik ve birliği bozmak için müdahale etmesine ya da içeriden hainlik etmesine izin vermeyeceğiz." Her şarkının ritmi bir sonrakine obsesif bir hızla, icracıların vücut diliyle aynı katılıkta yinelenmektedir. İçerikten boşalmış olan Laibach, bireylerin devlet ideolojisiy­le özdeşleşerek içinde kendilerini ortadan kaldırdıkları bir kö­lelik aynası tutar ve dinleyiciyi sahneler.

 

1984'te Laibach 30+ kişilik bir kolektif olan NSK, Neue Slo­wenische Kunst'u kurmak üzere 3 başka grupla, Irwin, Scipi­on Nasice Sisters Theater ve New Collectivism'le birleşti. NSK kendini, Devlet'i örgütlenme modeli olarak, endüstriyel üretimi çalışma yöntemi olarak ve "ideolojiyle özdeşleşmeyi" estetik ürünlerinin içeriği olarak kabul eden birörnek bir ko­lektif olarak tanımladı. NSK'nın stratejisi ne devlet iktidarı­nın açık bir kınanması, ne de onun operasyonlarının bir paro­disi değil, teritoryal iktidarın kışkırtıcı aklanışının ve estetik temellerinin aşırı bir yeniden sahnelenmesiydi. Zizek'e göre, iktidar diliyle aşırı özdeşleşerek NSK iktidarın sorgulanma­dan işlemesi için genellikle bastırılması gereken şeyin gizli tersini sergilemiş oldu. Ve gösterilerini yasaklayan Yugoslav otoriteleri tarafından Laibach'ın tehlikeli sayılmasının nedeni, tam olarak ideolojiyi iktidarın niyetlendiğinden çok daha cid­diye almış olmasıydı.

Zizek'in önderliğinde NSK hakkında yazmış olan küçük bir eleştirmenler grubu daha çok NSK'nın Devlet'le ilişkisine ve onu daha önceki avangardlardan olduğu gibi açık politik eleş­tiriden de ayrı tutan tanımlayıcı öğe olarak aşırı özdeşleşme stratejisine odaklanmıştır. Fakat devlet iktidarının örgütlen­me tarzıyla özdeşleşmek Zürih ve Berlin Dada'sının şaka ve müdahalelerinde olduğu gibi Gerçeküstücülük ve Lettrizmin şakalarında da yaygındı. Berlin Dadaları "devrimci merkezi konsey" kurmuş ve bütün yasa ve bildirgelerin onun onayın­dan geçmesini talep etmişlerdi. "Dadacılık nedir ve Almanya için ne istemektedir?"de sanatçı ve entelektüellerin mülkiyet istimlakı, herkesin komünal beslenmesi, ilerici işsizlik, eşza­manlı Dada şiirlerinin komünist devlet duaları olarak kabul edilmesi ve Dadacı cinsel merkez tarafından bütün cinsel iliş­kilerin düzenlenmesi temelinde birleşmeye çağırmışlardı! Jo­hannes Baader Weimar toplantısına Dünya Başkanlığı'na adaylığını koyduğunu ilan etmek üzere müdahale etmişti. Ra­oul Hausmann daha sonra eylemlerini ve manifestolarını "bü­tün politik eğilimlerin canavarca bir alayı" olarak hatırlıyor­du. Özellikle Dadalar için devlet iktidarının, politik partilerin ve ideolojik söylemin müstehcenliğini sergilemeyi hedefledik­leri söylenebilir. NSK'da farklı olan şey avangardların müs­tehcenliğini onların teritoryacılığıyla çözülme noktasına dek aşırı özdeşleşme yoluyla sergilemesidir. NSK durakalmış, avangard imgenin donuk fragmanlarını yineleyen bir diyalek­tiktir -kayma yapan bir plak, ya da içinde tek bir jest ya da bir slogan fragmanının ritim çılgın bir seviyeye ulaşıp katla­nılmaz oluncaya dek yinelendiği bir film- bobinini etkisi ortaya çıkar. Olumsuzlama avangardın tamamlanmamış projesini ta­mamlayacak ve onun tarihsel çelişkilerini uzlaştıracak pozitif bir hareket içinde iyileşmemektedir; tersine, avangardın mi­rasıyla özdeşleşmeye yönelik herhangi bir arzu saçma ol­maktadır.

 

Tarih her yerde aynı hızla yol almaz. Tarihsel azgelişme ve­ basına uijramış ülkelerde (batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da özellikle), Situasyonistlerin binbir ödevi taktik medya, ileti­

şim gerillası, kültürel sıkıştırma ve estetik terörizm gibi yeni etiketlerle hala modadır. O aynı eski hikaye ufak tefek oyna­malarla ve çok daha az göz alıcı sonuçlarla yinelenmektedir: büyük iddiaları olan küçük gruplar bir araya gelir, sayısız manifesto yazar, yeni bildiriler yayınlar, ara sıra medyanın gözü­ne ilişi!', periyodik tartışma ve ihraçlar yapar ve sonunda da­ğılırlar. Bu yinelemeler onun güzel sloganlarını tek taraflı takdir edip ardından gelen gerçekleri sessizce geçiştirirken, tarihi gölgede bırakmaz. Kanada'da, şirket küreselleşmesine karşı protestocular Kanada bayrağının üstüne çizilmiş bir Sovyet orak çekiciyle yürümektedir; Almanya'da göstericiler Che Guevara tişörtleriyle çıkar sokağa. Yakın zamanlardaki bir Indymedia [Independent Media Center, Bağımsız Medya Merkezi, IMC] toplantısında, bir halk tartışması sırasında şe­bekenin olumlu başarıları üzerınde odaklanmak gerektiği ve Açık Yayın Haberhattı [Open Publlshing Newswire] hakkında­ki skandalları öne çıkarmanın dayanışma ruhuna Ihanet de­mek olacağına karar verildi. Amsterdam'daki bir merya ya­pımcıları festivalinde, İtalyalı bir "yoldaş" bana yeni taktik medya avangardının devletle ve neo-faşist gruplarla aynı yöntemi kullanmasının önemli olmadığını ve İşimize bakıp bir­birimizi eleştirmekten vazgeçmemiz gerektiğini söyledi. Eleştiri karşı-devrimcidir ve dayanışma herhangi bir devrimci hareketin en yüce ilkesi olarak görünmektedir - bu hala on­suz yaşamayı öğrenemediğimiz eski bir masal mı acaba?

 

Doğu Avrupa'da 1990'Iı yılların başında, eski avangard modellerine bilinçli bır alternatif olan yeni bır İşbirliği grubu or­taya çıktı. Bunun onlarca yıllık hayatın her yönünün dayanış­manın mistik kabuğu altında merkezileştirilmesinin artık manifestolara, 5 yıllık plan ilanlarına ve İçerikten yoksun olup sadece şimdiyi düşünme becerisinden yoksunluğu sergileyen tek satırlık sloganlara karşı anında kuşku uyandırdığı ülkeler­de çıkmış olması önemsiz bir şey değildir.

Avangard'ın eğilimi ortak bir manifesto ve program altında birleşmeye yönelik İçe büzülme olmuşken, bu yeni işbirliği toplulukları bir grup adı altındaki fikirleri n kendi kendini ta­nıtması için değil, işbirliği projelerinin, etkinliklerin, sanat ça­lışmalarının üretimi ve yeni aletlerin İcadı için bir araya gel­miştir. Manifesto yazma arzusunun kaybolmasıyla birlikte ayrıca adların kaldırılmasına yönelik bir eğilim de gösterilmiştir. Ujlak Macaristan'da, 1992'de doğmuş, 1995'te adını kaldıran, ama hala adsız olarak birlikte çalışan ortadan kay­bolmuş bir gruptu. Ujlak (yeni sakinler) daha baştan ad hoc bir icattı, adsız bir ad, sözcük basitçe banyolar, terkedilmiş fabrikalar ve depolar gibi uzamların işgal edilmesi eylemini belirtiyordu. Bu uzamları toplantılar, parti ve sergiler için kullanıyor, genellikle başka İnsanları bu uzam kendi projeleri için kullanmak üzere davet ediyorlardı. Ujlak kendini yalnız bir yerden başka yere sürekli hareketiyle, bir an için bile olsa hep yeni sakinler olmasıyla tanımlıyordu. Zagreb ve Prag'daki ve Bratislava ve Koslee'deki yakın zaman eylemleri tramvay ve trenleri ele geçirdi ama sadece birkaç saatliğine. Roman­yalı The Institute grubu, kısa süre önce bana bir uzamın mül­kiyeti alma tasarılarından bahsediyordu, ama şunu ekledi, "Batı Avrupa'da 1965'den bu yana kutsanmış olan kültürel geleneğin tersine, bizim uzamımız tahliye edilecek ve yer­leşilmeyecek."

 

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.