| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
Terörün Avangardı
Duna Maver
Her ekonomi nihai olarak kendini zaman ekonomisine indirger, demişti Marx bir yerlerde. Ve vice versa, zaman kendini ekonomi, ölçme ve kar için dolaşıma indirger. Zamanın saatle simgelenmesi yaşamın mübadele kurallarına göre örgütlenmesi için gerekli olmuştur. Kapitalist gelişimin başlangıcında, tüccarlar uzamın hesaplanabilirliğinin bir sonucu olarak zamanın bedelini keşfettiler. Ticaret ve mal mübadelesi uzam içinde hareketi gerektirdi ve bir noktadan hedefe doğru hareket içinde geçen zamanın hesaplanması kronolojik zamana para-formu iliştirme uygulamasına yol açtı.
Zaman = Para. Bir şeyleri tam anlamıyla saklayan çünkü apaçıkmış gibi görünen banal bir lafı güzaf. 2001'de, Zagreb'de, Darko Fritz Komünist Manifesto'nun 153ncü yıldönümü nedeniyle düzenlenen bir sergide, bir tramvayın elektronik panosunun üzerine Zaman = Para = Zaman diye yazdı. Tramvayın normal yolu HDLU'yla (Hırvat Görsel Sanatçılar Evi) kent meydanı arasındaydı. Fakat bu kez, tramvay meydana giden çizgisel yolu izlemeyip HDLU'nun çevresinde daireler çizdi. Bunu fark etmeyen yolcular tramvaya bedavaya biniyor, ama gidecekleri yere ulaşamıyorlardı çünkü tramvay uzamda hareket ediyor ama bir yere gitmiyordu. Zagreb'deki o gün, bu tramvay başlangıç noktasından hedefe taşıma aracı olarak işlevinin etkin bir olumsuzlamasıydı. Tramvay bir taşıt değil, amaçsız ve zamansız bir hareket halini aldı. Bu Doğu Avrupa'daki alanla değil hareket eyleminin kendisiyle tanımlanan son zamanların birkaç sanatsal projesinden biriydi. Bu ayrıca onları avangardların tarihsel projesinden ayıran mesafedir.
Genellikle Dada'nın bir hareket olarak Zürih'te, 5 Şubat 1916'da doğduğu söylenir. Ama bu yanlıştır. 5 Şubat 1916 Hugo Ballı ve Emmy Hennings'in Cabaret Voltalre'inin açılışıydı ve onlar "yönelimleri ne olursa olsun" Zürih'te yaşayan sanatçıları her türden sunum ve katkı yapmak üzere davet etmişlerdi. Bir Dada grubu yoktu, ortak ideolojik bir program altında birleşme de yoktu, sadece savaşa karşı olmalarıyla birbirleriyle bağ kurmuş olan eklektik bir
insan topluluğu vardı. Bir dikilitaş kılığına bürünmüş olan Ball, soyut fonetik şiirler okudu, başkaları Janeo'nu grotesk maskelerini giyerek jestli danslar yaptılar ve eşzamanlı şiir okudular. Performansları kısa ömürlüydü, üretim eyleminde tüketiyorlardı kendilerini. Tzara'nın 1918 manifestosu Dada'nın ilk ruh halini sergiler: "Bir manifesto ortaya koymak için şunu istemelisiniz: ABC, 1, 2, 3'e karşı püskürmek, küçük abc ve büyük abcleri fethedip saçmak üzere öfkeye kapılmak ve kanatlarınızı güçlendirmek, imzalamak, bağırmak, küfretmek, nesri mutlak ve çürütülmez bir kanıt biçimine sokmak... Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum." İlk Dada manifestosu manifesto yapmanın mantığını ve ardındaki arzuyu sorguluyordu.
Politikaya yanıt veriyordu, ama diyalektik bir eleştirinin diliyle içeriden değil. Diyalektik mutlak, patlama parıltısıyla olumsuzlamaz, yalnız sistem içinde irrasyonel, dogmatik ya da çelişkili olanı reddederek, rasyonel çekirdeğini güçlendirmek üzere, onun büyümesini ve bir kara dönüşmesini sağlamak üzere yavaş yavaş olumsuzlar. Diyalektik olanaksızın sınırlarına karşı kanat açarken yaşam arzusunu tüketir. Tzara'nın bir keresinde söylediği gibi, diyalektik öldürür, cesetler üreterek yaşar.
Diyalektik uzamı zamansallaştırır ve zamanı uzamsallaştırır. Farklı coğrafi teritoryalar tarihsel ilerlemenin yürüyüşüyle taçlanmış tarih aşamalarıyla tanımlanır. Bu yüzden Hegel Prusya Devleti'nin coğrafi teritoryasını, özbilinçliliğin kendinde ve kendi için oluşunun zamansal [dünyevi] mantığının gerçekleşmesi olarak yorumlayabilir. Zamanın kendisi de uzamsallaşmıştır; hiç şimdiki zaman olmayan, hep bir önce gelene bağlı olan ve daha sonra gelecek olan tarafından belirlenen anların bir yığını olarak sunulmuştur. Zaman kar hesaplamasına, Batallle'in sözleriyle sınırlı bir ekonomiye boyun eğmiştir. Zaman bir proje olur - kendini kaybolan, geçici anların kayıplarıyla sağaltan bir geleceğe projekte eder. Oluşa katlanılır çünkü hep Olma yolundadır. Dada uzamsız zaman ve zamansız uzamdır. Zürih sadece olmayan-teritorya, bir tür olmayan-yer olduğu için Dada'nın başlangıç teritoryası olarak önemlidir. Bir araya gelenler savaşın çıkmasına yol açan milli politikaları protesto ederek kendi ülkelerinden kaçmış olan göçmenlerdir. Zürih'te ilk ortaya çıktığı zaman, Dada teritoryanın tahliyesi ve ideolojik söylemin reddi olarak şekillenir. Bu yüzden sınırlar dayatma, tanımlar koyma, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırları çizmeyle nitelenen teritoryelliğin mantığının ayrıcalıklı bir ifadesi olan manifesto-formunu alaya almaktadır.
Avangardların kendilerini mikro-uluslar, minyatür devletler olarak kurmalarını sağlayan şey manifestolarının yasaları ve bildirileri sayesindedir. Dada'nın kendini tanımlamadan başlamış olmasına, üyelerinin onu yıllar sonra tanımlamaya çalışmış ama bir türlü becerememiş olmasına karşın, Gerçeküstücülük 1924 yılında bir sözlük tanımı biçiminde olarak ortaya çıktı: "Gerçeküstücülük, isim. Düşüncenin gerçek işleyişini ifade etmemizi sağlayacağı düşünülen en saf haliyle ruhsal otomatizm... Gerçeküstücülük bir kerede bütün diğer ruhsal mekanizmaları yıkmayı ve yaşamın bütün temel sorunlarını çözmek üzere onların yerıne geçmeye niyetlidir." Gerçeküstücülük kendini görü saflığıyla, bütünsel olan ve kendini yıkıntıya dönmüş dünyanın tümü üzerine yerleştirmek isteyen bir görüyle tanımlıyordu. Breton'un Tzara'yla yollarını ayırdığı andan başlayarak, Gerçeküstücülük tüzel bir ton edinir. Yol ayrımı 1921 yılında Maurice Barres'ın "insan ruhuna karşı işlediği suçlar" nedeniyle yapılan sahte-yargılaması sırasında gerçekleşti. Barres bir zamanlar Nietzsche ve Stendhal hayranıydı fakat milliyetçi olmuş ve gerici Fransız Milliyeti Cemiyeti'nin başkanlığına geçmişti. Dava tipik bir Dada farsı olarak başladı, Barres'ı davalı sandalyesinde oturan tahta bir manken oynuyordu. Breton yargıç, Ribemont Dessalgnes savcı, Aragon ve Soupault savunma avukatı rolündeydi ve Tzara'yla diğerleri de tanıklardı. Tzara komik bir dava olması gereken şeyin ağırbaşlı havasını protesto edince, Breton onun Barres'ın suçlarının ciddiyetini hafife alması yüzünden öfkelendi. Bu iki uyuşmaz dünyanın ilk açık çarpışmasıyla, Gerçeküstücülük'ün Dada'yı yargılaması ve aforoz etmesi, Gerçeküstücülük bir hareket olarak daha adını almamış olsa da gerçekleşmişti.
Sahte davadan sonra, gerçek davalar geldi. 1925'te, Troçki'nin Lenin biyografisini okuduktan sonra, Breton ışığı gördü ve Gerçeküstücülük'ün aradığı politik çizginin sadece Bolşevik Devrimi'nin öğretisinde bulunabileceğine karar verdi. L'Humanlte'de bir itiraf yayınladı: "Sadece semantik bir kargaşa Gerçeküstücü bir devrim öğretisinin var olduğu yanlış anlayışına yol açmıştır... Hiç Gerçeküstücü bir Devrim kuramı olmadı. Biz Devrim istiyoruz; fakat biz devrimci yöntemler istiyoruz. Bu yöntemler neleri içerebilir? Sadece Komünist Enternasyonal'i ve Fransa için, Fransız Komünist Partisi'ni." Vitrac, Soupault ve Artaud'nun Gerçeküstücülük'ü bu yeni yönde izlemekteki isteksizlikleri gruptan ihraç edilmelerine yol açtı. Breton Kasım 1926'da, cafe Le Phophete'de ihraç nedenlerini açıklamak üzere bir toplantı yaptı: "Bireysel konumların değerlendirilmesi: bütün bu konumlar devrimci bir bakış açısından savunabilir mi? ... ne ölçüde hoşgörülebilirler?" 1929'da Gerçeküstücü hareketin üyelerine güncel ideolojik konumlarının bir değerlendirmesini soran bir mektup gönderdi. Birçoğu yanıt vermeyi reddetti ve ihmal nedeniyle dışlandılar. Yanıt verenler 11 Mart günü Bar du Chateau'daki toplantıya "davet edildiler." Herkes ortaya çıkarıldı ve ahlaki nitelikleri açısından sorgulandı. 7 Gerçeküstücü daha (Baron, Duhamel, Fegy, Prevert, Man Ray, Tanguy ve Vidal) uygunsuz bulundu ve "meslek ve karakterleri nedeniyle" dışlandı. Toplantının yargı havasından tiksinen Ribemont-Dessaignes gürültülü biçimde ayrıldı oradan. Daha sonra Breton'a şöyle yazdı: "Kendi kendine üstlendiğiniz arındırma görevini kesinlikle karşı devrimci buluyorum. Gerçeküstücülük hareketinin bir damgası olan iktidarsızlığa maruz bırakıyor sizi… Siz saflık ve yargı bürokratlarısınız."
Hugo Balı Dada'yı "zamandan bir kaçış" olarak adlandırmıştı - yalnız kendi tarihsel zamanından değil, ayrıca kendini diyalektik olarak, projeksiyon olarak ölçen zamandan da. Geçici, hatta amaçsız performansların üretimi olarak Dada kendini ileri projekte etmeksizin varoluyordu; şu an sonsuz bir süre anlamını alarak kendine yeterli hale geldi. Hareketin ciddi olması, amaçlar koyması, bir proje olması, kendini proletaryanın tarihsel kaderiyle müttefiklik kurmasını isteyen Breton'un katlanamadığı şey Dada'nın projeksiyonsuz varlığıydı. Gerçeküstücülük Dada'nın bir tekrar-diyalektikleştirilmesidir; Breton, Hegelci dil için delice bir tutku sergileyerek, Dada'yı olumsuzlanması ve olumlu olarak ve gelecekteki bir vaat uğruna bireysel yoğunluk anlarının geçiciliğini ortadan kaldırarak aşılması gereken basitçe olumsuz bir moment olarak adlandırmaktadır. Gerçeküstücülük’ün çifte olumsuzlaması ciddi politika ve yüksek edebiyat dünyasına yeniden girmek demektir. Ve teritoryayla yeniden özdeşleşmek (olumsuzlama ve ortadan kaldırmalar ilan etme, ilerledikçe amaçlar belirleme, düşmanları ve sistemin sınırlarını aşan fikirleri belirleme gibi nitelikleri olan ve kökleri Jakoben devrimci geleneğe dek uzanan belli bir Fransız politik talebiyle birlikte), sonuçta dava ve aforoz ihtiyacı gösteriyordu.
Tarih kendini yineler, ikinci kez fars olarak değil, trajedi olarak. 1947'de Paris'e, Tristan Tzara'nın (Samuel Rosenstock'un) adını yeniden uydurmasına açık biçimde anıştırma yaparak, adını Jean-Isidore Goldstein'dan Isidore Isou'ya çeviren Romanyalı bir Yahudi geldi. Isou'nun Paris'teki ilk işi Michel Leris'in Dada üzerine yaptığı (Tzara'nın da dinleyiciler arasında bulunduğu) bir konuşmayı "Dada öldü: onun yerini Lettrizm aldı" diyerek bölmekti. Çoğu işsiz, evsiz ya da muhtaç olan bir gençlik alt sınıfının bir toplamı olarak Lettrizm, bir yabancılaşma, bir teritoryaya ait olmama ya da bir milli ideolojiyle özdeşleşmeme haliyle öne çıkıyordu. Proletaryayı kaygı duyacağı mülkiyete ve ailelere sahip, bu yüzden kendisini tehlikeye atma yeteneğinden yoksun olan pasif, bütünleşik bir sınıf olarak reddeden Isou, devrimci potansiyelin gençliğe, "işleviyle hala örtüşmemiş olan" herkese ait olduğunu düşünüyordu. Isou'ya göre, gençlik cana yakınlık niteliğine sahipti - kar ekonomisinin dışındaydı, piyasanın ölü sezonunun, çalışmanın ahlaki zorunluluğunun ve projenin diyalektik zorunluluğunun dışındaydı o.
Isou'dan ayrılan ve Lettrist Enternasyonel'i oluşturmaya yönelen Guy Debord ve diğerleri bu cana yakınlığı günlük hayatlarında Paris sokaklarını mimariye tutkulu bir merak göstererek, boyalı kumaştan elbiseler giyerek ve duvarlara grafiti biçiminde izler bıraka bıraka dolanarak gösteriyorlardı:
"Asla Çalışma," "Tutkuları Serbest Bırak," "Mola Vermeden Yaşa." Ekonomik kısıtlamaları modası geçmiş olarak bir kenara atan LE hırsızlık ve başka "suç" denen şeylerle ekonominin marjininde bir yerde yaşıyordu. Lettrist filmler imgelere karşı bir yasak getirdi ve sinemasal uzamı boşaltarak temsili reddetti. LE şehirde sürüklenmeleri ve sokak eylemlerinden "geçici, geleceksiz, ara yol.." olarak bahsediyordu. LE, içinde her arzunun şiire dönüştüğü, anların yoğunluğunun yeni bir diliyle konuşuyordu (devrim tek bir eylemle gerçekleşiyordu). Karın diyalektik ekonomisinin dışında olan, enformasyonel söylemin banallığından ayrılmış, işlerin kalıcılığını reddeden jest ve eylemler yarattııar. Ama Jakoben terörün hayaleti olarak Hegelci diyalektik ve Saint Just'ten yardım isteyerek, eski yapıların ve eski örgütlenme biçimlerinin içinde sıkışıp kaldılar. Zamanla grup kendini marjinal bir gençlik altkültüründen Situasyonist Enternasyonel'e, tarihin daha önceki isimlerine karşı kendi değerlerini ölçen yeni bir devrimin kendinden menkul peygamberlerine dönüştürdü. ilkel görünümlü iki sayfalık teksir baskılı Potlach'ı bırakıp incelikli ve çekici SE dergisine geçtiler. Potlach tuhaf, şifreli fragmanlar, kısa şiirler, esin patlamaları içeriyordu. SE uzun kuramsal denemeler, tanımlar ve kendilerininkinin biricik tutarlı eleştiri ve gerçek devrimci uygulama olduğunu ilan eden manifestolar yayınlıyordu. Yalnız onlar doğru kurama sahip olduklarından, SE ideolojik tuhaflıkları dışlıyordu ve yaşadığı süre boyunca 70 üyesinden 45'ini ihraç etti.
Gerçeküstücülük ve SE'in farklı tarihlerini göz önüne alırken neden esrarengiz bir tekrar görünüyor? Gerçeküstücülük en azından kısmen dışarıdan bir modeli kopyalamıştı - Fransız
Komünist Partisi'nin bürokratik örgütlenmesini. Fakat SE yalnız FKP'ni ve de küçük Troçkist, Maocu ve Gueveracı grupçukları bir yana atmakla kalmadı, bürokratik örgütlenmeden nasıl kaçınılacağı da kuram ve programlarının merkezinde yer aldı. İmzasız "Silahlanma Talimatları," devrimci bir projenin en önemli sorununun "herkesin katılımını" talep eden "örgütlenmenin kendi içinde yeni tür insanı ilişkiler kurma" olduğunu iddia ediyordu. "Pratik Hakikati Amaç Olarak Belirlemek" adlı yazısında Vaneigem SE'in "hakim dünyanın hiyerarşik durumlarında herhangi biri içinde çoğalmayı reddettiğini" yazdı. "Bütünsel demokrasisi içinde yer almanın tek sınırı her üyenin onun getirdiği eleştirinin tutarlılığını tanıması ve paylaşmasıdır.'
Vaneigem'in SE'in hiyerarşik olmayan örgütlenmesi olarak tarif ettiği şey kurucu öğretinin ahitiyle bağlanmış bir kardeşler birliğine ya da bir eşitler topluluğuna benzemektedir. Topluluğun içinde hiyerarşi yoktur, herkes eşittir, deneyler kolektiftir, eylem ve metinler birlikte üretilir, genellikle imzalanmaz. Gruptaki bazı kişiler daha çok iktidara sahip olabilir çünkü daha çok iş yapmakta ve daha çok sorumluluk almaktadırlar ama iktidarın anlık dengesiz dağıtımı kaçınılmazdır ve iktidarın ele geçirilmesi konusu değildir. Eşitler topluluğunu hiyerarşi ve bürokrasiye dayanan bir sosyal örgütlenme hali yaratmakla suçlamak haksızdır. Bürokrasi temsil ve ikameyle öne çıkar. Troçkinin Bolşevizm bağlamında dediği gibi, parti kendini halkın yerine ikame eder, onların temsilcisi olduğunu iddia eder. Partinin bazı üyeleri kendilerini bütünün yerine ikame eder ve zaman içinde bir lider kendini bütünsellik yerine ikame eder. iktidar sürekli yer değiştirir ve eylem alanı çoğunluktan alınır, kaçınılmaz olarak bir yabancılaşma kültürü ortaya çıkar. Eşitler topluluğu, kendiliğindenlik ve katılımla nitelenen, etkili bir politika biçimidir. Ölçek yoktur, inen ya da çıkan hatlar yoktur, ayrımlar da tanınmaz. Yalnız tek merkezi bir ayrım vardır: sözleşmeyle bağlanmış grup üyeleri ve de düşmanlar vardır. Düşmanlar tamamen ötekidir. Bu sözleşmenin dışına adım atan birinin daha az eşit olması anlamına gelmez; öğretiden çıkan kimse artık hak ve değer sahibi bir varlık olarak tanınmaz. Düşmanlar ihraç edilince hakkında konuşulmaz olur, adları unutulur. Alexander Trocchi'nin SE'den ihraç edildikten sonra dediği gibi, "Guy benim ilişkide olduğum kimselerin adlarını bile almazdı ağzına ... ihraçlar toptandı. Sürgüne gönderme demekti.'
Ellane Brau "ototerörizm" ihtiyacından bahseden ilk kişi olmuştu - grubun her üyesinin daha önceki sosyal ilişkilerin, edinilmiş alışkanlıkların ve ahlaki eğilimlerin acımasızca silindiği bir arınma töreninden geçmesi, kendini yetiştirmede bir devrim yapması gerekirdi. Duraksayanlar ya da yarı yola kadar gidenler grubu birbirine bağlayan yasaya ihanet edenler olarak yargılanırdı. Topluluğun gücü, hâkimiyetini kişisel hayat ve ahlaki yargının her ayrıntısına dek genişleterek, başka bütün sosyal ilişkilerin bırakılmasına yol açan rehber ilkeler biçimini alarak korkunç bir hale bürünürdü. Bu her ordunun başarmak istediği şeydir -askeri birlik yeni aileleri olsun ve kardeş ya da yoldaşlarını bırakma korkusu kendilerini feda etme ya da ölüm korkusundan daha büyük olsun diye askere yeni yazılanları daha önceki hayatlarından koparmak. Kusursuz sevgi korkuyu da yargıyı da ortadan kaldırabilir. Tarıhsel avangardlarla terörist hücreler arasındaki bu yüzey benzerliği teritorya ile terör arasındaki altta yatan çatışmayı yansıtır. Teritorya uzamla aynı şey değildir - uzam sınırsız ve amorftur, teritoryaysa sınırlama ve sahiplik gerektiren tüzel bir kavramdır. Sözlük tanımlarına göre, teritorya politik bir birimin (bir prens, egemen devlet, bir başka hükümet biçimi ya da kurum) egemenliği altına girdiğini belli etmek üzere işaretlenmiş olan toprak alanıdır.
Teritoryanın eşanlamlıları: hudut, sınır, savaş alanı, cumhuriyet, nüfuz, hakimiyet, hamilik, uydu, ulus, devlet, ülke. Yasal sözlükler teritoryayla terör arasındaki bağlantıyı daha da açık hale getirir: teritorya "arazinin başka yerlerden ayrılmış ve özel bir hükme tabi olan bir kısmı. Sözcük terrere'den türetilmiştir; böyle adlandırılmıştır çünkü sulh hakimi kendi nüfuz alanı içinde tutuklama ve görevden alma yoluyla hayırlı korku yayma iktidarına sahiptir.”
Sözcük olarak "terörizmin" Fransız devrimi arifesinde ulus devletin iktidarı için bir hüsnü tabir olarak kullanılmış olması bir rastlantı değildir. Robesplerre terörün "demokrasiyi kurmak ve tesis etmek için, anayasal kanunların huzur dolu saltanatını sağlamak için" gerekli olduğunu onaylamıştır. Bir teritoryayı vaftiz etmek daha önce işaretlenmemiş olan bir uzamın çevresine sınırlar çizmek demektir; teritoryalleştirme aynı zamanda fiziksel ve ideolojik olan bir haritalama işlemidir. Terör "yurt ve kanunlarının sevgisi" denen erdemden gelir - yeni kurulan bir ulusun şans eseri ortaya çıkan bir sonucu değil onun içinde akan bir şeydir. 1789 Devrimi'yle yaratılan yeni teritorya Fransız Cumhuriyeti'dir, başka deyişle, cumhuriyetçilik ideolojisi. Kurucu öğreti (çeşitli manifesto ve bildirgelerde ifade edilmiştir: Feodal Sistemi Kaldırma Bildirgesi, İnsan hakları Bildirgesi, 1791 Anayasası, Kuşkulular Yasası, III. Yıl Anayasası) yasaların tesis edilmesi aracılığıyla olası sınırları koyar ve icat ettiği kavramlar aracılığıyla dışarıdan içeriyi işaretler. Kurucu yasa korumasını yalnız yurttaşlara sunmaktadır ve "sadece Cumhuriyet'teki yurttaşlar cumhuriyetçidir" ya da ideolojik olarak devrimin müttefiki olanlar. Ötekiler, bütün o "ülkemizi parçalayan haydutlar" hep ufukta kol gezen potansiyel düşmanlardır ve devrim onların yurttaşlık haklarından yoksun edilmelerini, gözetim altında tutulmalarını, yargılanmalarını, hapsedilmelerini, giyotine gönderilmelerini talep eder. Cumhuriyetin erdemlerini paylaşmayanların yasadışı ilan edilmelerinin ilk örneğı Saint Just'ün Louis XV’i mahkemesi sırasında ortaya konmuştu: "Komitenin bütün hedefi Kral'ın sıradan bir yurttaş olarak yargılanması gerektiğine sizi ikna etmek oldu, ama ben size onun düşman olarak yargılanması gerektiğini söylüyorum… Bu yüzden bütün halkı temsil eden meclisin Kral'ı ölüme mahkum etmeye hakkı vardır ve bunu hemen yapsa iyi olur. Terör sadece kurulan teritoryaya ait olmayan şeyin kovuşturulup yok edilmesi demektir. Bu despotik geliyorsa kulağa, o zaman Robespierre'in zarif deyişiyle o, "tiranlığa karşı hürriyetin despotizmidir."
Terör hükümranlığı yalnız sürekli mahkeme ve idamlarla değil, devletin merkezileşmesini ve rütbe ve sosyal ayrımların düzleştirilmesi yoluyla yurttaşların eşitliğine çağrıda bulunan Jakoben ideolojiyi izleyen sosyal dönüşümlerle de damgasını bıraktı. Devrimden önce, egemenlik herkesin tanrının doğrudan temsilcisi olan kralla arasındaki aşkın, özel ilişkisiydi; devrimle, insanlar cumhuriyetin yasasına olan soyut ilişkileri aracılığıyla birbirlerine bağlandığı ölçüde, modern egemenlik içkin, kamusal bir yurttaşlık ilişkisi oldu. Tarihin bir oyunuyla gerçek hale gelen Saint-Just'ün ütopyasında yurttaşların bölge komünü tarafından verilen ("iyi yurttaşlık belgesi" denen) kimlik kartları taşımaları ve her evin kapısına içindeki yasal sakinleri listeleyen belgeler asılıması gerekiyordu. Sınırlar görünmez ama her yerdeydi, hatta cumhuriyetin bile içinde ve geçişleri katı biçimde denetlenmesi gerektiğinden, yurttaşların bir şehirden diğerine yolculuk etmek için onaylanmış belgelere sahip olmaları gerekiyordu. Teritorya bu yeni egemenlik biçiminin bir ayna imgesi olarak yeniden yaratıldı - Fransa bir kamu gözetimi ve yasa uygulamasını daha kolay hale getirmek ve mal akışını artan bir hızla sağlamak üzere matematiksel bir departmanlar, kantonlar ve şehir konseyleri ızgarasına bölündü. Her departmanın tıpkı komşusu gibi yürütülmesi gerekiyordu. Farklılıklar aristokratik olduğundan, bireysel kültürleri, bölgesel lehçeleri ve yerel adetleri silmek için büyük çaba harcandı. Okullarda dil standartlaştırıldı ve müfredat devlet tarafından denetlenmeye başlandı. "Cumhuriyetçi Kurumlarda," diyordu Saint-Just, “çocuklar beş yaşına dek annelerine ait olacaklar; bundan sonra ölünceye dek cumhuriyete ait olacaklar.” Ayrıca "yirmi bir yaşındaki her erkeğin tapınaklara gidip dostlarını halkın önünde ilan etmesini" ve bunu reddedenlerin cezasının sürgün olmasını talep ediyordu. Terörün nihai kapsamı özel yaşamın her ayrıntısını ortadan kaldırmak böylece çocuk yetiştirme, aynı evde yaşayan insanların karakteri; hatta dostlar arasındaki ilişkiler gibi konuların ... devletin idare ettiği bir kamu işi haline getirmekti.
25 Ağustos 1767'de doğan ve 27 Temmuz 1794'te idam edilen Antoine Louis Leon de Richebourg de Saint-Just, eski dünyanın aristokrat efendileri tarafından yüzyıllarca bastırılmış ve ezilmiş olan herkesin kalbinde yatan bir erdemin peygamberiydi; daha Lettrist günlerindeyken bile Situasyonistlerin kahramanlarından ve ilan edilmiş atalarından biriydi. Debord'un ilk filmi, Sade için Ulumalar'da Salnt-Just'ün sesi duyuluyordu; bir ergenin yumuşak yanaklarına sahip olan güzel delikanlı bir "enfants perdus" olarak hatırlanıyordu - gözden düşmüş, haleflerince yanlış anlaşılmış, tarihin ilerleyişiyle susturulmuş bir devrimci. Saint-Just'ten yapılan alıntılar Situasyonist yazılarında, "insanın dövüşmesinin tek sebebi sevdiği şeydir" gibi hatırlatmalar, "Devrimi yarı yolda bırakanlar kendi mezarlarını kazar" ödünç alınmış şifreler gibi kol geziyordu.
SE'in "düşüşü" grubun bir teritoryaya dönüşümüyle bağlantısız değildir. Herhangi bir manifestoda, adlandırma eylemi fikirler ve eylemler alanını işgal eden ama hala berrak dış hatlara sahip olmayan bir hayaleti uyandırır, grubu bir dua yoluyla, bir tür büyü ritüeliyle canlandırmaya çalışır. Fakat adlandırma eylemi yeterli değildir, bunun grubu birleştirebilecek olan ve ona sadakat ve eylem esinlendiren bir imge ve fikirler derlemesine karşılık gelmelidir. SE'in bir teritorya olarak kurulmasındaki belirleyici moment daha önce yaşanan deneyimlerin anlaşılır biçimde bir yeniden sunumu olarak yazının öncelik elde etmesidir - kaderin tarihsel ağırlığını taşıyan bir proje olarak geçmişi de kapsayacak şekilde görünür bir biçimde. "Tutarlı eleştiri" hakim oldukça ve deneyım ve fikirleri mitsel boyutlara ulaştıkça, yazıların tonu da artan ölçüde yargılayıcı ve kendini üstün görür oldu. Gruptan ihraç için temel oluşturan "yanlışlar" ve "kusurlar" denen şeyler bir kurama ayak uydurmaktaki bir başarısızlık olarak yansıtılıyordu. Sonuçta gerçekliğin kendisinin SE'in kuramsal tahminlerine uymamak yüzünden kınanması kaçınılmazdı. Geçmişe yönelik kara vicdanın en kaba sergilenişi "The End of an Era" içindeki Mayıs 68 hikâyesinde ve Rene Vienet'in işgal hareketi üzerine olan kitabında bulunmaktadır. SE Cornelius Castoriadis'ln (genellikle kuramlarını abarttıkları eski bir yol gösterici) öğrencilerin isyanın en radikal itkisini oluşturduğu yolundaki yorumunu reddetti. Gerçekte, yani, Situasyonist kurama göre, proletarya uzun bir sessizlik ve durgunluk döneminin ardından devrimin öncü kolu olarak geri dönmüştü. Bu yorum ne istedikleri sorulduğu zaman, grev yapan işçilerin genellikle daha yüksek ücret talep ettiklerini söylemeleri olgusuyla çelişmektedir. SE bu tutarsızlığı proletaryanın "devrim istemiş olsa da ... bunu söyleyemediğini" çünkü "tutarlı ve örgütlü bir kuramdan yoksun olduğunu" iddia ederek açıklamaya kalkmıştır. Oluşum halindeki devrim başarısız olmuştur çünkü proletarya "gerçekten kendi yararına konuşmakta yeteneksiz kalmıştır" - başka deyişle, tutarlı bir kurama sahip olup onlara gerçekten istedikleri ama söyleyemedikleri şeyi açıklayacak olan birine ihtiyaçları vardı.
SE'ye bazen, 1972'deki ayrılmaları sanatın, radikal arzunun ve politik militanlığın bir araya geldiği bir çağın sonunu işaret ettiği söylenerek, son avangard olarak değinilmektedir.
1980'lerde moda olan bu avangardın öldüğü fikri, iki farklı kolektif fantezinın ürünüydü. Achllle Bonito Oliva ve Arthur Danto gibi muhafazakârlar avangardın kendı tarihinin sonuna geldiğini ve sanatın sahip olduğu en büyük özgürlük çağına eriştiğini ilan ettiler - liberal piyasa ütopyasının büyük özgürlüğünün bir aynası. Adorno'nun dilini konuşan "yeni" sol eleştirmenler (Suzl Gablik, Andreas Huyssen, Hans Magnus Enzenberger ve Nicos Hadjinicolau) bu liberal "uzlaşma" ütopyasını bütünüyle idare edilen toplum için bir hüsnütabir olarak görüyorlardı. Avangardın ölümünü özgürlüksüzlük momentinin görünür bir kabusu olarak, kültür endüstrisi tarafından soğurulup iyileşmelerinden kaynaklanan eleştirel itkinın tam bir felç hali olarak okudular. Her iki fantezi de ister eskime ister olanaksızlıkla olsun, radikal sanat ve politika karışımının sonunu onaylıyordu. Ve ikisi de iç dinamiğin zararına olacak biçimde dış harekete ışık tutuyordu. Avangard gerçekten ölüdür, ama sanat uzmanlarının andığı nedenlerle değil. Dış bir güçle mücadelede yok edilmiş -totaliter devletler tarafından ezilmiş ya da kültür endüstrisi tarafından kolonize edilmiş- masum kurbanlar değildi onlar, kendi yok oluşlarının araçları oldular. "Avant-garde, avangard" teriminin askeri dilden ödünç alınmış olması önemsiz bir şey değildir - katı bir disiplinle örgütlenmiş, saldırı için yolu açmak üzere savaşa ilk giden, belki sonunda ordunun haklı savaşının davasında
ilerleyebilmesi için kendini feda edecek olan elit bir gruba anıştırma yapmaktadır. Bu metafor bir parodi olarak çıktıysa da, tarih sürecinde gerçek hale geldi ve son aşamada, avangardlar tam da mücadele etmeye heveslendikleri teritoryal iktidarın mantığına büründüler. Bu gizli suç ortaklığının maskesini en görkemli biçimiyle düşüren, Yugoslavya'da, 1980'lerde NSK grubu oldu.
Laibach 1980'Ierde Slovenya cumhuriyetinde doğmuştu. Tito'nun ölümünü izleyen demokratikleşme dalgasına karşı, Laibach Borls Groys'un deyişiyle "totalitarizmden daha total" olan bir iktidar oyunu sergiledi. Laibach kol şeritleri olan kara yarı-askeri üniformalar içinde, arka planında faşist, komünist ve dini simgelerin, üzerinden kan damlayan swastika'ların, milli bayrakların ve geyik boynuzlarının, kara haçların ve de savaş zamanına ait hareketli görüntülerin bulunduğu bir sahneye çıkar. Müzik askeri marşların davul ritimlerini, enstrümantal tekno tempoları, Tito'nun politik konuşmalarından alıntıları miks eder: "Milletlerin kardeşliği ve birliği için bir kan denizi akıttık. Kimsenin bu kardeşlik ve birliği bozmak için müdahale etmesine ya da içeriden hainlik etmesine izin vermeyeceğiz." Her şarkının ritmi bir sonrakine obsesif bir hızla, icracıların vücut diliyle aynı katılıkta yinelenmektedir. İçerikten boşalmış olan Laibach, bireylerin devlet ideolojisiyle özdeşleşerek içinde kendilerini ortadan kaldırdıkları bir kölelik aynası tutar ve dinleyiciyi sahneler.
1984'te Laibach 30+ kişilik bir kolektif olan NSK, Neue Slowenische Kunst'u kurmak üzere 3 başka grupla, Irwin, Scipion Nasice Sisters Theater ve New Collectivism'le birleşti. NSK kendini, Devlet'i örgütlenme modeli olarak, endüstriyel üretimi çalışma yöntemi olarak ve "ideolojiyle özdeşleşmeyi" estetik ürünlerinin içeriği olarak kabul eden birörnek bir kolektif olarak tanımladı. NSK'nın stratejisi ne devlet iktidarının açık bir kınanması, ne de onun operasyonlarının bir parodisi değil, teritoryal iktidarın kışkırtıcı aklanışının ve estetik temellerinin aşırı bir yeniden sahnelenmesiydi. Zizek'e göre, iktidar diliyle aşırı özdeşleşerek NSK iktidarın sorgulanmadan işlemesi için genellikle bastırılması gereken şeyin gizli tersini sergilemiş oldu. Ve gösterilerini yasaklayan Yugoslav otoriteleri tarafından Laibach'ın tehlikeli sayılmasının nedeni, tam olarak ideolojiyi iktidarın niyetlendiğinden çok daha ciddiye almış olmasıydı.
Zizek'in önderliğinde NSK hakkında yazmış olan küçük bir eleştirmenler grubu daha çok NSK'nın Devlet'le ilişkisine ve onu daha önceki avangardlardan olduğu gibi açık politik eleştiriden de ayrı tutan tanımlayıcı öğe olarak aşırı özdeşleşme stratejisine odaklanmıştır. Fakat devlet iktidarının örgütlenme tarzıyla özdeşleşmek Zürih ve Berlin Dada'sının şaka ve müdahalelerinde olduğu gibi Gerçeküstücülük ve Lettrizmin şakalarında da yaygındı. Berlin Dadaları "devrimci merkezi konsey" kurmuş ve bütün yasa ve bildirgelerin onun onayından geçmesini talep etmişlerdi. "Dadacılık nedir ve Almanya için ne istemektedir?"de sanatçı ve entelektüellerin mülkiyet istimlakı, herkesin komünal beslenmesi, ilerici işsizlik, eşzamanlı Dada şiirlerinin komünist devlet duaları olarak kabul edilmesi ve Dadacı cinsel merkez tarafından bütün cinsel ilişkilerin düzenlenmesi temelinde birleşmeye çağırmışlardı! Johannes Baader Weimar toplantısına Dünya Başkanlığı'na adaylığını koyduğunu ilan etmek üzere müdahale etmişti. Raoul Hausmann daha sonra eylemlerini ve manifestolarını "bütün politik eğilimlerin canavarca bir alayı" olarak hatırlıyordu. Özellikle Dadalar için devlet iktidarının, politik partilerin ve ideolojik söylemin müstehcenliğini sergilemeyi hedefledikleri söylenebilir. NSK'da farklı olan şey avangardların müstehcenliğini onların teritoryacılığıyla çözülme noktasına dek aşırı özdeşleşme yoluyla sergilemesidir. NSK durakalmış, avangard imgenin donuk fragmanlarını yineleyen bir diyalektiktir -kayma yapan bir plak, ya da içinde tek bir jest ya da bir slogan fragmanının ritim çılgın bir seviyeye ulaşıp katlanılmaz oluncaya dek yinelendiği bir film- bobinini etkisi ortaya çıkar. Olumsuzlama avangardın tamamlanmamış projesini tamamlayacak ve onun tarihsel çelişkilerini uzlaştıracak pozitif bir hareket içinde iyileşmemektedir; tersine, avangardın mirasıyla özdeşleşmeye yönelik herhangi bir arzu saçma olmaktadır.
Tarih her yerde aynı hızla yol almaz. Tarihsel azgelişme ve basına uijramış ülkelerde (batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da özellikle), Situasyonistlerin binbir ödevi taktik medya, ileti
şim gerillası, kültürel sıkıştırma ve estetik terörizm gibi yeni etiketlerle hala modadır. O aynı eski hikaye ufak tefek oynamalarla ve çok daha az göz alıcı sonuçlarla yinelenmektedir: büyük iddiaları olan küçük gruplar bir araya gelir, sayısız manifesto yazar, yeni bildiriler yayınlar, ara sıra medyanın gözüne ilişi!', periyodik tartışma ve ihraçlar yapar ve sonunda dağılırlar. Bu yinelemeler onun güzel sloganlarını tek taraflı takdir edip ardından gelen gerçekleri sessizce geçiştirirken, tarihi gölgede bırakmaz. Kanada'da, şirket küreselleşmesine karşı protestocular Kanada bayrağının üstüne çizilmiş bir Sovyet orak çekiciyle yürümektedir; Almanya'da göstericiler Che Guevara tişörtleriyle çıkar sokağa. Yakın zamanlardaki bir Indymedia [Independent Media Center, Bağımsız Medya Merkezi, IMC] toplantısında, bir halk tartışması sırasında şebekenin olumlu başarıları üzerınde odaklanmak gerektiği ve Açık Yayın Haberhattı [Open Publlshing Newswire] hakkındaki skandalları öne çıkarmanın dayanışma ruhuna Ihanet demek olacağına karar verildi. Amsterdam'daki bir merya yapımcıları festivalinde, İtalyalı bir "yoldaş" bana yeni taktik medya avangardının devletle ve neo-faşist gruplarla aynı yöntemi kullanmasının önemli olmadığını ve İşimize bakıp birbirimizi eleştirmekten vazgeçmemiz gerektiğini söyledi. Eleştiri karşı-devrimcidir ve dayanışma herhangi bir devrimci hareketin en yüce ilkesi olarak görünmektedir - bu hala onsuz yaşamayı öğrenemediğimiz eski bir masal mı acaba?
Doğu Avrupa'da 1990'Iı yılların başında, eski avangard modellerine bilinçli bır alternatif olan yeni bır İşbirliği grubu ortaya çıktı. Bunun onlarca yıllık hayatın her yönünün dayanışmanın mistik kabuğu altında merkezileştirilmesinin artık manifestolara, 5 yıllık plan ilanlarına ve İçerikten yoksun olup sadece şimdiyi düşünme becerisinden yoksunluğu sergileyen tek satırlık sloganlara karşı anında kuşku uyandırdığı ülkelerde çıkmış olması önemsiz bir şey değildir.
Avangard'ın eğilimi ortak bir manifesto ve program altında birleşmeye yönelik İçe büzülme olmuşken, bu yeni işbirliği toplulukları bir grup adı altındaki fikirleri n kendi kendini tanıtması için değil, işbirliği projelerinin, etkinliklerin, sanat çalışmalarının üretimi ve yeni aletlerin İcadı için bir araya gelmiştir. Manifesto yazma arzusunun kaybolmasıyla birlikte ayrıca adların kaldırılmasına yönelik bir eğilim de gösterilmiştir. Ujlak Macaristan'da, 1992'de doğmuş, 1995'te adını kaldıran, ama hala adsız olarak birlikte çalışan ortadan kaybolmuş bir gruptu. Ujlak (yeni sakinler) daha baştan ad hoc bir icattı, adsız bir ad, sözcük basitçe banyolar, terkedilmiş fabrikalar ve depolar gibi uzamların işgal edilmesi eylemini belirtiyordu. Bu uzamları toplantılar, parti ve sergiler için kullanıyor, genellikle başka İnsanları bu uzam kendi projeleri için kullanmak üzere davet ediyorlardı. Ujlak kendini yalnız bir yerden başka yere sürekli hareketiyle, bir an için bile olsa hep yeni sakinler olmasıyla tanımlıyordu. Zagreb ve Prag'daki ve Bratislava ve Koslee'deki yakın zaman eylemleri tramvay ve trenleri ele geçirdi ama sadece birkaç saatliğine. Romanyalı The Institute grubu, kısa süre önce bana bir uzamın mülkiyeti alma tasarılarından bahsediyordu, ama şunu ekledi, "Batı Avrupa'da 1965'den bu yana kutsanmış olan kültürel geleneğin tersine, bizim uzamımız tahliye edilecek ve yerleşilmeyecek."