| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | ||||||
| 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 |
| 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 |
| 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 |
| 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 |
| 30 |
Situasyonistler Son Avangard mıydı?
Anselm Jappe
Situasyonistlere "son avangard" olarak değinmek moda olmuştur. Bunun bir saçmalık ya da en azından acımasızca kendine dönük bir iddia olduğu düşünülebilir, sözgelimi Situasyonistleri, Fluxus ya da happening'ler gibi, altmışların avantgard sayılan aslında Situasyonistlerin aldırmadığı ya da küçük gördüğü başka akımlarıyla birleştirme niyeti söz konusuysa. Bir şeklide avantgardcılık meşalesini bugünkü hareketlere geçirmek isteyen, ya da Situasyonist etkinliğin ilk yıllardaki, detournement, derive (ya da sürüklenme) ya da psikocoğrafya gibi kendine özgü niteliklerini bağlamlarından çıkarmaya ve onları çekici ve pazarlanır tuhaflıklar olarak tanıtmaya çalışan kimseler vardır.
Ayrıca Situasyonistlerin "son avangard" olarak nitelenmesinde bir hakikat payı olmasının da bir anlamı vardır - bu kavramın sahipleri büyük olasılıkla bunun farkında olmasa bile. Çünkü Situasyonistlerin izlediği yol ve kesinlikle Guy Debord'un kişisel yolculuğu, gerçekten de avantgardların tarihsel yörüngesini mantıksal bir sonuca getirmektedir: bir noktaya, sanki bugün bir avantgardın var olmasının olanaksızlığını da açıkça göstermekte olan bir noktaya. Avantgardın artık sanattan daha tarih-üstü ve ebedi bir kategori olmadığını, kapitalist toplumun gelişimi içinde özgül bir moment tarafından bize vasiyet edilmiş bir kategori olduğunu düşünmek için yeterince delile sahibiz.
Guy Debord'un bildik anlamda sanatçı olmak için çaba harcamadığı, bir estetik kuramcısı olmak için daha da az çaba harcadığı bilinmektedir. Her şeyin ötesinde amacı sanatı onu yaşamda gerçekleştirerek aşmaktı. Bu fikri bir sosyal eylem programı olarak dile getirdi ve kendi yaşamında büyük ölçüde uyguladı. Situasyonist Enternasyonel'in kendisi ve Mayıs 1965'de üstlendiğiyle de birlikte etkinliği, bir tür sanat yapıtı olarak kavranmıştı. Bu açıdan SE'nin etkili biçimde on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan tarihsel avantgardlar çevrimini kapadığı söylenebilir. Aslında avantgard projesinin hayata karışması olarak kendini silme her zaman öncülerin arzusu olmuştur. Kant ve Hegel çoktan sanatın işinin duyularla aklı arasında, biçimle içerik, doğayla insan, bireyle toplum arasında aracılık yapmak olduğunu ilan etmişlerdi. Sanatın bu karşıtları uzlaştırması, bu ayrımları aşması gerekiyordu. Hegel için sanat nihai olarak ruh demek olan daha yüksek bir birlikle tekrar bütünleşmeye yazgılı zihin ya da ruhun yapancılaşmasıydı. Bu modern sanatçıların bu ya da başka belli filozofların reçetelerini izlemeye kalkıştıkları anlamına gelmez. Ama modern sanat ne zaman kendi işlevi üzerine düşünse, genellikle bunu sanatla yaşamı birleştirmek ve bu iki alan arasındaki, kapitalist toplumun genişletmeye çalıştığı uçurumu aşmaya çalışmak çabasıyla yapıyordu. Saf öznelliği, özgür yaratıcılığı, dünyanın efendisi olarak özneyi temsil etmek sanata kalmıştı; sanat böylece kaçınılmaz olarak modern üretimin mantığından etkilenen öznelliğin gerçek olumsuzlamasıyla çarpışma rotasına girmişti. Bu durum sanata yönelik çok çeşitli yaklaşımlar tanımladı. Böylece sanatı yaşam üzerine temellendirme arzusu yalnız Gerçeküstücülük'te değil, oradan daha kolaylıkla görünebilecek olsa bile, Romantik denebilecek başka eğilimlerde de bulunmaktadır.
Ayrıca dengeleyici akımlarda da bulunmaktadır - Rus Konstrüktivizmi'nde, her çeşit işlevselciliklerde, Mondrian, Bauhaus ve diğerlerinde. Hepsi de sanatı tarafsız konumundan kurtarmak ve böylece asıl olarak karlılık ilkesiyle idare edilen kapitalist hayatın gerçekliğini dönüştürmek peşindeydi. Bu sıradanlık, birleşme bazıları tarafından şiirin esinlediği bir toplumsal devrim olarak ve bazıları tarafından gökdelenlerin, el havlularının ve kahve fincanlarının kitlesel üretimine sanatsal ilkelerin uygulanması olarak görülebilecek olsa bile doğru olmaktadır. Bütün bu avantgardların ortak paydası artık "sadece sanat" olmama, ya da tümden sanat olmama isteğiydi. Bu hareketlerin birçoğunun sanatın yüce bir değer ve hatta bazen dinsel tonlarla ele alınmasını talep ederek beslendiği, gerçek ve özgül sanat kültü tarafından reddedilmemektedir. Sanatın kendine yüklediği böyle aşırı yüksek bir değer gerçek canlı undercapitalisminin etkin yoksulluğunun kabul edilmesine dayanmaktadır. Bu yüzden, dolaylı olarak da olsa, gerçekliğin sanatsal değerler aracılığıyla iyileştirilmesine yönelmektedir. Bu prekapitalist toplumların sanatıyla da, akademik ve resmi sanatın gündemleriyle de ortak bir şeyi olmayan tipik bir modern gündemdi. Sanatın kendi kayboluşu avantgardların "genetik kod"unda yazılmış durumdaydı.
Sanat hareketleri arasında sanatın kendini aşma ihtiyacını en bilinçli şekillerde ilan eden Gerçeküstücülük’tü. Ama bildiğimiz gibi, Gerçeküstücü isyanın kendini müzelerde seyredilen bir nesneye çevirmesi çok sürmedi - kısacası, basitçe tekrar "sanat" olma düzeyine düşmeye. Situasyonistler Gerçeküstücü projelerini açıkça geri istediler ve kesin olarak sınırı geçmeye çalışan, sanatçı olmayı reddeden ve modern sanatın vaatlerine değer bir toplumsal devrimi tutuşturmaya çabalayan onlar oldu.
Daha önceki avantgard kuramlaştırmalardan farklı olarak, Debord Marksçı meta ve onun fetiş niteliğine ilişkin eleştirisi temelinde sanatın aşılması ihtiyacının zeminini hazırladı. Herkesçe bilindiği üzere, Debord bu günkü meta fetişizmini "gösteri" olarak adlandırdı. Bu kavramı ele geçirmeye yönelik bütün postmodern ve estetikleştirici çabalara karşıt olarak, Debord tarafından ortaya atılan gösterinin, terimin Marx'taki anlamıyla metadan geliştiğini açıkça ortaya koymak gerekir. Gösteri içinde meta kendini sergiler ve seyirciyi sürekli pasif bir seyire kışkırtır. Sanatın aşılmasının gerekmesinin nedeni -Hegelci anlamda aufgehoben- onun da pasif bir biçimde seyredilen bir gösteri olmasıdır. Sanatın kendisi de bir fetişizm biçimidir. Buna karşın, sanat yaşamı dönüştürmeye yönelik bilinçli bir çaba olduğu ölçüde, açıkça "fetişlikten çıkartma" işlevine sahip olabilir, ama o zaman da Debord'a göre, artık sanat değildir.
Yirminci yüzyıl sanata fetişlikten çıkartma rolünü atfeden iki Marksist esinli önemli estetik ortaya koydu: Theodor W. Adorno'nun estetiği ve Lukacs'ın geç dönem kuramsal yapıtlarında bulunan estetik.
Adorno'da fetişlikten çıkarma işlevi en yüksek biçimde soyut sanatta gelişmiştir. Adorno'ya göre, sahte uzlaşmadan kaçınmak ve kapitalizm altında öznenin hala insan olduğu yanılsamasını yıkmak sanata düşmektedir. Bir parça paradoksal görünse de, Adorno bu fikri Bertolt Brecht'ten bir alıntıyla ifade etmeyi başarmıştır: "Durumu çok karmaşık kılan şey basit bir "gerçeklik istirdatı"nın bugün gerçeklik hakkında bize her zamankinden de az şey söylemesidir. Krupp yapıtlarının ya da AEG'nin bir fotoğrafının bize bu kurumlar hakkında sağladığı bilgi çok azdır. Otantik gerçeklik işlevsel gerçekliğe dönüşmüştür. Sözgelimi fabrikada cisimlendiği şekilde, insani ilişkilerin şeyleşmesi, bu ilişkilerin kendileri hakkında bir şey anlatmamaktadır" (Bertolt Brechts Drelgroschenbuch, Frankfurt 1960, s. 93 vd., aktaran Adorno, Noten zur Literatur, 147). Adorno'ya göre insanların şeylere teslim olması demek olan fetişizm, gerçek bir görüngüdür. Sanat soyut güçlerin bu hakimiyetini ve bununla gelen anlam kaybını ve dil bozulmasını dışa vuracaktır. Ama bunu mevcut bütün sanatsal yolları kullanarak yapmalıdır, çünkü ancak bugünün üretici güçleri düzeyine yükselerek sanat bu güçlerin başka olası kullanımlarını gölgede bırakabilir. Adorno'ya göre bu, modern sanatın özgürleştirici yönüdür - ve bu tam da modern sanat olarak işlevidir. Hakiki modern sanat özne ve doğa arasında çeşitlenmiş ve baskıcı olmayan bir ilişki olasılığını öne çıkarır ve sanat yapıtını her yerde mevcut "yararlı" olma ve alışveriş alanına girme emrinden kurtarır; yaşanan deneyimden soyut ve uzak görünse de, bu sanat, Adorno'nun görüşüne göre, aslında her zaman için toplumun gelişimiyle bağlantı içindedir.
Lukacs için, tersine, sanat "fetişlikten çıkartıcı" olmak için, soyut değil "gerçekçi" olmalıdır, çünkü fetişleşmiş görünümler böyle olmadığını düşündürse de, görevi insanı yeniden toplumun merkezine yerleştirmektir. Bu fetişizm kavrayışı Adorno'nunkinin tam tersidir: Lukacs tarafından anlaşıldığı şekliyle, fetişizm bireylerin ve toplumsal grupların eylemlerini insan denetimine açık olmayan, işlemelerinden kimsenin sorumlu olmadığı, kişisel olmayan güçlere atfeder. Sanat Lukacs'a göre "antropomorflaştırıcı" olmalıdır. Ayrıca anlamın Yokluğunu ve modern insanlığın kendisini içinde mahkum olmuş bulduğu, en derin gerçekliği oluşturmayan, ardından sınıf çıkarlarının gizlendiği bir fetiş peçesi olan yalıtılma ve saçmalığı sergilemelidir. Böylece Adorno için gerçek bir "fetişlikten çıkarma"yı cisimlendiren Kafka ya da Beckett gibi yazarlar, Lukacs'ın gözünde en büyük fetişleştiricilerdir. (Kafka hakkında bazı ikincil düşüncesi olduğunu da söylemek gerek.)
Debord, Adorno ve Lukacs'ın kendine özgü sanat yaklaşımları bu yüzden meta fetişizminin üç farklı kavrayışına denk düşmektedir. Lukacs için fetişizm basitçe yerini gerçekçi diye adlandırdığı, doğru olanının alması gereken sahte bir dünya temsili, bir sahte bilinç biçimidir. Adorno ve Debord için, insani ilişkilerin kendisi gerçekten şeyleşmiştir ve fetişizm toplumsal yaşamın doğasını da değiştirmiştir. Bu yüzden yapılması gereken şey, bunu bir mistifikasyon olarak ilan etmekle yetinmeyip bu skandal durumunun her boyutuyla mücadele etmektir.
Bu üç farklı fetişizm kavrayışı modern tarihsel dönemin sırasıyla üç farklı görüşüne karşılık gelir. Adorno'nun görüşüne göre, Devlet'in ve büyük tekellerin otuzların başlarındaki müdahalesi kapitalizmin iç dinamiğini engellemişti; buna bağlı olarak üretim güçleri artık üretim ilişkileriyle karşıtlık oluşturmuyordu. Adorno'nun eleştirel kuramı politik, ekonomik ve sosyal perspektiflerin tümüyle kapandığını, sanatın tek özgürlük ve umut alanı olarak kaldığını öne sürmektedir. Situasyonistler için, savaş sonrası kapitalizmi hızlı bir gelişme geçirmişti ve sınıflı toplumun sona ermesi ufuktaydı, çünkü yeni proletarya artık ona verilen pasif seyirci rolünü hoş görmeyecekti. Bu durum bütün diğer yabancılaşma biçimleriyle birlikte sanatın sonunu haber veriyordu. Son olarak, Lukacs için, bir zamanlar insanlığın gelişiminde önemli bir aşama olan burjuva toplumu, artık yozlaşmış bir haldeydi ve sosyalist ülkelerle rekabete kurban gitmeye yazgılıydı.
Bu yaklaşımların hiçbiri yeterli değildir yine de, çünkü hiçbiri metanın soyut biçimi (değeri) ile maddi içeriği arasındaki çelişkinin gitgide daha keskin olma eğilimini zorlayan iç etkenleri hesaba almamaktadır. Kapitalist üretim biçimi canlı emeğin sömürüsünü zorunlu kılmalıdır, ama aynı zamanda bu canlı emeği ortadan kaldırmak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır: bu çözemediği ve yirminci yüzyıl sürecinde kararlı biçimde kötüleşmiş olan en derin çelişkilerden biridir. Ama ne Debord ne Adorno ne de Lukacs kapitalizmin, iç dinamikleri nedeniyle, er ya da geç derin bir krize gireceğini söylememektedir. Tersine, hepsi de kapitalizmi ancak bir dış öznelliğin müdahalesinin sonlandırabileceği kararlı bir sistem olarak görmektedirler. Lukacs için olduğu gibi Debord için de (farklı tarzlarda olsa da), böyle bir müdahale olası görünür, buna karşın Adorno buna dair pek bir umut beslemez. Böylece Adorno için böylesine önemli olan modern sanat, onun değerlendirmesine göre, bir hiçliğin çoğaltılması ve güzelleştirilmesinden başka bir şey olmaz - SE'in savaş sonrası yılların sanat hareketlerini azarlamasına yol açan yetersizlikler tam da bunlardır. Bir Beckett ya da bir Kafka'nın yapıtı -Adorno'nun iki örnek yazarı-, onun dilediği gibi, katlanılmaz bir durumun açığa vurulmasını sağlamaz, sadece olayların değişmez halinin mutsuz ve aciz bir bilincini temsil eder. Bu türden bir olumsuz sanat bir tevekkül süslemesi ya da anıtından başka bir şey olmaz.
Bu arada, Debord'un çok umut ettiği şeyin tersine, toplumsal gelişme sanatın aşılmasına yol açmadı. Gösteri bunun yerine her türlü saldırıya direnme ve gerçekten başarılı biçimde başka hiçbir şey bilmeyen genç kuşaklar yetiştirme yeteneğini sergiledi. Debord'un kendi gençliğinde, sanat, ister modern olsun ister klasik, kuşkusuz günlük hayattaki içeriğini gerçekleştirme olasılığıyla kıyaslandığında gerçekten zavallı bir şey olarak görünüyordu. Ama artık gösterinin muzaffer idaresi geleneksel anlamda sanatın çok gerisinde kalmaktadır ve Debord'un son yapıtları geçmişin kültürüne yönelik dikkat çekici bir takdir sergilemektedir: bir Thucydides ya da bir Donatello'nun artık olanaksız olduğundan yakınmaktadır, eski bina ve resimlerin tahrip edilmesini lanetler ve şiirde ölçüden ve klasik yazarlardan heyecan duymaktadır. Yüksek denen kültüre karşı bu tavır değişikliğine hiçbir şekilde Debord'un kişisel gelişimi olarak ve hele hiçbir tür teslimiyet olarak bakılmamalıdır. Bu artık kabul edilen değerlerin sanatsal yıkımıyla ilerlemenin yararsız olduğu gerçeğinin tanınması demektir.
Kapitalizm niteliksiz bir toplum yaratır ve kendine alt bir kültüre sahip olamaz. Onun temeli değerdir, yararlılık ya da güzelliğe bakmaksızın, bir metanın temsil ettiği soyut emeğin basit niceliğidir. Kapitalizmin tek amacı ölü emeğin totolojik birikimidir ve böylece yapısal olarak herhangi bir içeriğe aldırışsızdır. Kesin olarak kapitalist kültür bu yüzden bir olanaksızlıktır. Kapitalizmin tek yapabileceği (ve bu yalnız erken aşamalarda, yani asıl olarak on dokuzuncu yüzyıldadır) daha önceki toplumlardan miras alınan içeriğe daha geniş bir ifade kazandırmaktır. Kapitalizmin dayattığı bütün yaşam koşullarının çarpıtılması, beraberinde getirdiği teknik araçların çoğaltılmasıyla birlikte, dışavurumcu güçte bir artışa yol açtı, buna karşın dışa vurulacak madde -ve bundan dolayı insani deneyim zenginliği- yalnızca kapitalist olmayan dünyadan türetilebilirdi. Buna bağlı olarak sanat yeni kapitalist ilke kapitalizm öncesi toplumsal biçimlerin kalıntılarıyla savaşmayı sürdürdüğü sürece ateşli bir gelişme yaşadı. Ondokuzuncu yüzyıl sanatı soyutlamaya yönelik toplumsal eğilim ve daha tümüyle onun tarafından ele geçirilmemiş bireyler arasındaki gerilimden besleniyordu. Ama kapitalizm (Hegelci terimlerle konuşacak olursak) "kavramıyla örtüşmeye" başlar başlamaz, dışavurumcu araçların yayılması totolojik ve kendine yeterli oldu - tıpkı genel olarak değerlerin üretimi gibi. Kapitalizm böylece kendisi sanatı sonlandırmaktan sorumlu oluyordu, tıpkı onu daha önce ayrı bir alan olarak kurduğu gibi.
Bir şeklide artık sanatın eleştirel bir işleve sahip olmasına ihtiyaç yoktur. Kapitalist toplum kendisi çökmektedir, sadece çevremize şöyle bir bakıp görebileceğimiz üzere. İkide bir onun rezilliklerini ifşa etmeye gerek var mı ki? Asıl sorun artık alternatifler sorunudur: kapitalizm geriye devasa bir yıkım çukuru bırakarak çöktüğü zaman ne olacak? Gelecekteki gelişim için bir zeminin korunması gerekiyor, sermaye nihilizmine karşı korunmuş bir zemin. Ve kapitalizmin beraberinde bütün insanlığı mezara sürüklemesine de engel olmak gerekir. Şimdi, kapitalizmin yalnızca bir baskı ve ekonomik sömürü sistemi olmadığını, sosyal ve kültürel yoksullaşma sistemi de olduğunu akılda tutarsak, bilinçli niyetlerine rağmen, modern sanat bizim genel olarak varsaydığımızdan çok daha az eleştirel görünmektedir. Modern sanatın putkırıcı yönü bir bakıma muğlâk olmuştur. Avantgardların üstlendiği biçimsel yıkım görevi sermayenin kapitalizm öncesinin kalıntıları üzerindeki galibiyetine paralel ilerlemiştir.
Devrimci hevesleri olan avangardlar üretim mekanizmalarının bir altüst oluşunun çoktan yolda olduğuna ve burjuvazi "süperyapı" düzeyinde, davranış, değerler ve günlük yaşam düzeyinde iktidarını koruduğuna inanıyordu. Sanatın, böylece bu yapıları altüst edeceği ve yeniden yaratacağı sanılıyordu. Ama böyle yaparak, sanat basitçe, Nietzsche'nin diyeceği gibi, zaten düşmekte olan şeyi deviriyordu. Hakkında hiçbir şey bilmediği geçmişten ve geleneklerden tümüyle kopmuş bir insan, rasyonel ve mantıksal düşünceye yeteneksiz, bilinçsiz dürtülere yem olmuş, geçiciliğe aldırışsız ve toplumsal bağlarla bağlanmamış bir insan, dünyayı sanki ilaçların etkisi altındaymış gibi algılayan ve amaçsızca dolanan bir insan fikri: 1925 civarında böyle bir figür kasvetli burjuva dünyasından yorulmuş ve bıkmış olanlara oldukça anlaşılır biçimde etkileyici görünmüş olmalı. Gerçeküstücüler bu bireyi yaratmaya can atıyorlardı, ama sonunda o bugünün insani varlıkları biçiminde acımasızca imal edildi. Kuralını tümüyle dayatmadan önce, meta toplumu tümüyle “yeni” bir bireye ihtiyaç duyuyordu. Ve bu "yeni insan" birçok sanatsal avangardın ilan ettiği idealleriyle çarpıcı bir benzerlik göstermektedir.
Büyük ütopyalar genellikle kapitalizmin yıkıcı çalışmasına katkıda bulunmuştur. Gerçekliğe zihinsel olarak uydurulmuş çözümler dayatma ve geçmişin her yönünü tabular asa kılma fikri, bir yandan, dünyayı kendi saf öznelliğine göre yeniden inşa edebilmesi gereken modern sanatçının düşüncesi için karakteristiktir. Ayrıca, gerçekliğe herhangi bir içerikten yoksun bir biçimi şiddetle dayatarak dünyayı kendi imgesine göre yeniden yaratma peşinde olan değerin mantığı açısından da karakteristikti.. Bu gerçeklik makyajı, en iyi örneğini Stalinist Devlet'in verdiği, Devlet tarafından da etkilenir. Ama ayrıca, daha kurnaz (çünkü daha az görünür) bir biçimde, piyasa güçlerinin işi de olabilir. Bu en iyi mimari alanında görünmektedir ve yalnız kolaylıkla eleştirilebilir olan akılcı ve işlevselci mimari örneğinde değil. Çünkü temel senaryo görünüşte karşıt mimari akımlar, hatta Constant gibi Situasyonist sanatçıların önerileri söz konusu olduğunda bile değişmemektedir. Sonuçta, Constant'ın Yeni Babil'i Le Corbusier'in Cite Radieuse'ünden çok da farklı değildir. Hem Constant'ın bütün yerküreyi kapladığını görmek istediği türden bir şehirde kim gerçekten ve samimiyetle yaşamak ister ki?
Ayrıca bu açıdan Marquis de Sade'a Gerçeküstücülerin, başka edebi avantgardların, hatta bazen Situasyonistlerin verdiği kült benzeri konum da ilginçtir. Geleneksel bütün ahlaki değerlerin, hatta cinayeti yasaklama gibi en temel olanlarının bile reddi, her arzunun yerine getirilmesine yolu açan özgürleştirici bir eylem sayılıyordu. Aslında, Adorno ve Horkheimer'ın yerinde olarak belirttiği gibi, de Sade tarafından anlatılan dünya birçok açıdan endüstriyel sistemin önceden tadılmasıdır. De Sade'in yapıtında çizilen şey, tek kuralı en güçlünün kültü olan ve başarıp başkasına karşı zafer kazanmak için, tümüyle mekanik olan seri hazlar için her şeyi yapmaya hazır olan, gelişmiş kapitalist rekabetin modern öznesidir. Marquis de Sade olayı fetişleşmiş bir öznenin nasıl kolaylıkla kapitalist öznenin toptan kurtuluşuna dönüşebileceğini güzel biçimde sergilemektedir.
Bugün sanat artık toplumsal yıkıma ortak olmamalıdır. Bu alanda yapılması gereken -ve gerçekten de yapılması gerekiyordu' yapılmıştır. Aynı zamanda, belli ki ondokuzuncu yüzyılın "klasik" sanatına, Lukacs'ın "büyük gerçekçilik" dediği şeye bir tür dönüş önermek de söz konusu değildir. Gerçekten de "insanı kurtarmak" -Lukacs'ı alıntılayacak olursak gereklidir, ama basitçe insana, sanki emirleymişçesine, fetişçi toplum içinde sahip olmadığı bir konum atfetmekle yapılamaz. Kapitalist toplumda anlam kaybı mükemmelen gerçektir, yalnız bir perspektif sorunu değildir. Bu yüzden, biçim olarak geleneksel olup kırılma noktalarına, olumsuzluğa özen gösteren bir sanat olup olamayacağı sorusu sormaya değer bir sorudur - bu açıdan modern sanata ve olumsuzluk kutlamasına çok yakın olan, ama kendi payına hiçbir zaman olumsuz la suç ortağı olmamış olan Barok'ta olduğu gibi. Bu açıdan Walter Benjamin'in yapıtına dönmek belli ki kaçınılmazdır.
Eğer Debord, son avangardcı, sonunda klasik üslupçu olduysa, o zaman daire tamamlanmıştır. 1955 yılında bütün kiliselerin, sahip oldukları sanatsal değerlere aldırış edilmeksizin yıkılmasını talep etti. Otuz beş yıl sonra gösterinin yönetiminin yayılmasının aslında bu programa uymuş olduğu sonucunu çıkarmaya mecbur kaldı. Bu yüzden Debord'un konum değişikliğinin, yaşlanan bir devrimci ya da avangardcının bir zamanlar mücadele ettiği her şeyle barış ilan ettiği ve bir zamanlar kınadığı her şeye övgüler düzdüğünü söyleyen bildik anlatıyla hiçbir ilgisi yoktur. Tersine, burada karşımıza çıkan şey bilinçlilik açısından bir ileri adımdır. Çünkü kapitalist egemenliğin doğası yirminci yüzyılın ikinci yarısında derin bir değişim geçirmiştir. Yalnız kapitalizmin sürekli değişmekte olduğu gibi bayağı bir anlamda değil, geriye kalan kapitalizm öncesi kusurlarını sonunda üzerinden atarak, kendi kavramıyla örtüşmeye başlamış olduğu gibi daha kesin bir anlamda. Bu zafer ayrıca kapitalizmin gerçek krizinin başlangıcını müjdelemektedir. Bu yüzden bir sone ya da Donatello büstü de artık gerçekten yıkıcı bir sanat olabilir; sadece bize kapitalist meta aracılığıyla taşınan niceliksel birleşmeden önceki insanı deneyimin niteliksel zenginliğini ve bu deneyimde dolaylı olarak bulunan özgürleşme ve mutluluk vaadini hatırlattıkları için olsa bile. Debord'un tırnaklı tırnaksız "tekrar düşünmeleri" modern sanatı mantıksal sonucuna vardırmaya yönelik gençlik hevesinin başarısızlığını gerektirmez. Başarısız olan modern sanat değildir; tersine, kapitalist toplum başarısız olmuştur. Ama kapitalist toplum olası tek toplum değildir