| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
Siborg Manifestosu:
Yirminci Yüzyılın Sonlarında Bilim, Teknoloji ve Sosyalist - Feminizm
Dona Haraway
Çeviren: Güçsal Pusar
Bütünleşik Devredeki Kadınlar İçin Ortak Bir Dile Dair İronik Bir Hayal
Bu metin, feminizme, sosyalizme ve materyalizme inanan ironik bir politik mit kurma çabasındadır. Huşu içinde ibadet etme ve özdeşleşmenin değil de belki ancak küfrün olabileceği kadar inançlı olan bir mit bu. Küfretmek her zaman işi epey ciddiye almayı gerektirmiştir. Sosyalist-feminist siyaset de dahil olmak üzere Birleşik Devletler’in seküler-dinsel, evanjelist siyaset geleneği içinde benimsenebilecek daha iyi bir duruş görmüyorum. Küfür, sizi içerideki ahlaki çoğunluktan korur ama yine de cemaat ihtiyacı üzerinde ısrar etmeyi sağlar. Küfür, irtidat (dinden dönme) değildir. İroni ise diyalektik olarak bile ayrıştırılıp daha geniş bütünler haline getirilemeyen çelişkiler, ve birbiriyle uyuşmayan şeyleri, hepsi de zorunlu ve doğru olduğu için bir arada tutmanın gerilimi hakkındadır. İroni oyunu ciddiye alma ve mizah hakkındadır. Bir yandan retorik bir strateji ve politik bir yöntemdir de, sosyalist-feminizm içerisinde daha fazla el üstünde tutulduğunu görmeyi arzuladığım bir yöntem. İronik inancımın, küfrümün, tam ortasında siborg imgesi yer alır.
Siborg, sibernetik bir organizmadır; bir makine-organizma melezi, kurgunun olduğu kadar toplumsal gerçekliğin de bir yaratısı. Toplumsal gerçeklik, yaşanan toplumsal ilişkilerdir, en önemli politik inşamız, dünyayı değiştiren bir kurgudur. Uluslararası kadın hareketi ‘kadın deneyimi’ni hem inşa etti, hem de bu can alıcı kolektif nesneyi açığa çıkardı ya da keşfetti. Bu deneyim, en can alıcısından, en politiğinden bir kurgu ve olgudur. Özgürleşme, ezilmişliğe ve dolayısıyla olasılığa dair bir bilincin, hayal gücü geniş bir kavrayışın inşa edilmesine dayanır. Siborg, yirminci yüzyılın sonlarında neyin kadın deneyimi sayıldığını değiştiren bir kurgu ve deneyim meselesidir. Bu bir ölüm kalım mücadelesi, ama bilim kurgu ile toplumsal gerçeklik arasındaki sınır bir göz yanılsamasından ibaret.
Günümüz bilim kurgusu siborglarla, aynı anda hem hayvan hem de makine olup doğallığı ve insan elinden çıkmışlığı muğlak dünyaları mesken tutan yaratıklarla doludur. Modern tıp da siborglar ile, yani her ikisi de kodlanmış aygıtlar olarak görülen organizmalarla makinelerin, cinselliğin tarihi boyunca eşi görülmemiş bir güçle ve samimiyet içinde eşleşmeleri ile dolu. Siborg ‘cinselliği’, eğreltiotlarının ve omurgasızların sevimli barok replikasyonunun (heteroseksizme karşı ne de tatlı önleyiciler) bir kısmını yeniden canlandırıyor. Siborg replikasyonu organik üremeden ayrıdır. Modern üretim, Taylorizm kâbusunun yanında pastoral kalacağı bir siborg sömürgeleştirme rüyası gibi görünüyor. Modern savaş da, ABD’nin 1984 yılı savunma bütçesindeki 84 milyar dolarlık bir kalem olan C3I ile (komut-kontrol-iletişim-istihbarat [command-control-communication-intelligence]) kodlanmış tam bir siborg cümbüşü. Siborgun, toplumsal ve bedensel gerçekliğimizin haritasını çıkaran bir kurgu ve çok verimli eşleşmeler öneren yaratıcı bir kaynak olduğunu ileri süreceğim. Michel Foucault’nun biyopolitikası, son derece açık bir alan olan siborg politikasının gevşek bir önsezisidir.
Yirminci yüzyılın sonlarına, bizim mitik zamanımıza gelindiğinde, hepimiz kimerayız, kuramsallaştırılmış ve imal edilmiş makine-organizma melezleriyiz; kısacası siborguz. Siborg bizim ontolojimiz; siborg bize politikamızı veriyor. Siborg, her türlü tarihsel dönüşüm olanağını yapılandıran iki birleşik merkezin, yani hayal gücünün ve maddi gerçekliğin, yoğunlaştırılmış bir imgesi. ‘Batılı’ bilim ve siyaset gelenekleri—ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği; ilerleme geleneği; doğanın kültürel üretim için bir kaynak olarak temellük edilmesi geleneği; benliğin ötekinin yansımalarından yeniden üretimi geleneği—içinde organizma ile makine arasındaki ilişki tam bir sınır savaşı olagelmiştir. Bu sınır savaşının ihtilaflı topraklarını, üretim, üreme ve hayal gücü alanları oluşturmaktadır. Bu metin, sınırların karışmasından alınan hazzın ve bu sınırların inşa edilmesindeki sorumluluğun lehinde bir sav ileri sürmektedir. Aynı zamanda cinsiyetsiz bir dünya—muhtemelen yaradılışın olmadığı, ama belki sonun da olmadığı bir dünya—hayal eden ütopik geleneğe bağlı kalarak postmodernist, doğalcı olmayan bir kipte sosyalist-feminist kültüre ve kurama katkıda bulunma çabasındadır. Siborg, kurtuluş tarihinin dışında vücuda gelir. Zamanı da oral ortakyaşamsal bir ütopyadaki ya da ödipal-sonrası bir kıyametteki feci cinsiyet bölünmelerine derman olmaya çalışarak, ödipal bir takvim üzerinde işaretlemez. Zoe Sofoulis’in Jacques Lacan, Melanie Klein ve nükleer kültür üzerine yayımlanmamış yazısı Lacklein’da belirttiği gibi, siborg dünyalarındaki en korkunç ve belki de en umut vaadeden ucubeler, hayatta kalabilmek için anlamamız gereken farklı bir biliçdışına ve farklı bir bastırma mantığına sahip, ödipal olmayan anlatılar içerisinde cisimleniyorlar.
Cinsiyet-sonrası dünyanın bir yaratığıdır siborg; biseksüellikle, ödipal-öncesi ortakyaşamla, yabancılaşmamış emekle ya da parçaların tüm iktidarlarının daha üst bir birliğe nihai olarak temellük edilmesi yoluyla organik bütünlüğe ulaşmaya yönelik diğer ayartılarla hiç işi olmaz. Bir anlamda, siborgun Batılı anlamda bir köken öyküsü yoktur; ‘son’ bir ironi, çünkü siborg, Batı’da soyut bireyleşimin, tüm bağımlılıklardan en nihayet azad olmuş nihai bir benliğin, boşluktaki adamın artan tahakkümünün mahşeri telosudur da bir taraftan. ‘Batılı’, hümanist anlamda bir köken öyküsü; asli/kökensel [original] birlik, tamlık, saadet [bliss] ve dehşet mitine dayanır. Bu mit fallik anneyle temsil edilir, tüm insanlar bu anneden ayrılmalıdır: En güçlü halini psikanaliz ve Marksizmde gördüğümüz o kudretli ikiz mitin, yani bireysel gelişimin ve tarihin görevi budur. Hilary Klein’a göre hem Marksizm hem de psikanaliz, benimsedikleri emek, bireyleşim ve toplumsal cinsiyet biçimlenmesi gibi kavramlar bakımından, farklılığın üretilip kadının/doğanın giderek daha fazla tahakküm altına alındığı bir drama içinde anlatılacağı asli/kökensel birlik öyküsüne dayanır. Siborg, asli/kökensel birlik adımını, Batılı anlamda doğayla özdeşleşme adımını atlar. Sonu yıldız savaşlarına varan teleolojisini alaşağı etmesine yol açabilecek gayrimeşru vaadi budur siborgun.
Siborg, kendini tereddütsüz şekilde kısmiliğe, ironiye, samimiyete ve sapkınlığa adamıştır. Muhalif ve ütopiktir ve masumiyetten tamamen yoksundur. Artık kamusal-özel kutupluluğunca yapılandırılmayan siborg, kısmen oikos’taki, yani hanedeki toplumsal ilişkilere dair bir devrime dayanan teknolojik bir polis tanımlar. Doğa ve kültür yeniden işlenir; birisi artık diğerinin kendine mal edeceği ya da kendine dahil edeceği bir kaynak teşkil edemez. Siborg dünyasında, kutupluluk ve hiyerarşik tahakküm de dahil olmak üzere parçalardan bütünler oluşturma ilişkileri tartışma konusudur. Siborg, Frankenstein’ın ucubesinin umutlarından farklı şekilde babasının, cenneti ihya ederek—yani, karşı cinsten bir eşi imal edip onu bitmiş bir bütün, bir şehir, kozmos içinde tamamlanışı yoluyla—onu kurtaracağı beklentisi içinde değildir. Siborg, organik aile modeli üzerinden cemaat (ama bu defa ödipal projesi olmayan bir cemaat) hayalleri kurmaz. Siborg, Cennet Bahçesi’ni tanımayacaktır; çamurdan yapılmadığı gibi toprağa dönmeyi de düşlemeyecektir. Belki tam da bu yüzden siborgların Düşman’ın adını koymanın manik zorlantısı [compulsion] içinde nükleer toza karışma kıyametini altüst edip edemeyeceğini görmek istiyorum. Siborglar hürmetli değildirler; bir parçası olmadıkları kozmosu anımsamazlar da. Holizmden sakınırlar, ama bağlantıya muhtaçtırlar—birleşik cephe siyasetine (ama öncü partisiz olanına) doğal bir yatkınlıkları var gibidir. Siborglarla ilgili temel sorun, devlet sosyalizminden başka, militarizmin ve ataerkil kapitalizmin gayrimeşru çocukları olmalarıdır. Ama gayrimeşru çocuklar genelde kökenlerine karşı fazlasıyla vefasız olurlar. Ne de olsa babaları, lüzumsuzdur onlar için.
Siborgların bilim kurgusuna metnin sonunda döneceğim ama şimdi sınırların birazdan yapacağım politik-kurgusal (politik-bilimsel) analizi mümkün kılacak şekilde çöktüğü üç noktaya işaret etmek istiyorum. Yirminci yüzyıl sonu Amerika Birleşik Devletleri’nde, insan ve hayvan arasındaki sınır baştan sona gediklidir. Biricikliğin son kaleleri, lunaparklara dönmedikleri yerde kirletilmiş bir haldeler—dil, alet kullanımı, toplumsal davranış, zihinsel olaylar, yani hiçbir şey, insan-hayvan ayrımını inandırıcı bir şekilde ortaya koyamıyor. Artık çok sayıda insan da böyle bir ayrımı gerekli görmüyor; işin aslı, feminist kültürün pek çok dalı, insanla öteki canlı yaratıklar arasındaki bağlantılardan doğan hazzı olumluyor. Hayvan hakları hareketleri, insanın biricikliğinin akıldışı inkarları değildir; bunlar, doğa ile kültür arasındaki gözden düşmüş gediğin üzerinden geçen bağlantının açık görüşlü bir şekilde tanınmasıdır. Biyoloji ve evrim kuramı, geçen iki yüzyıl zarfında, eşzamanlı şekilde hem bilgi nesneleri olarak modern organizmalar ürettiler, hem de insan ile hayvan arasındaki çizgiyi, yaşam bilimleri ve toplumsal bilimler arasındaki ideolojik mücadele veya profesyonel münakaşalara yeniden hakkedilmiş belli belirsiz bir ize indirgediler. Bu çerçeve içerisinde, modern Hıristiyan yaradılışçılık eğitimine karşı bir çocuk istismarı biçimi olarak savaşılsa yeridir.
Biyolojik-belirlenimci ideoloji, bilimsel kültürde insanın hayvansallığının anlamlarını tartışmak için ortaya atılan konumlardan yalnızca biridir. Gedikli sınırın anlamları için mücadele edecek radikal politik kimseler için fazla fazla yer var. Siborg, mit içerisinde tam da insan ve hayvan arasındaki sınırın ihlal edildiği yerde ortaya çıkar. İnsanların öteki canlı varlıklardan tecrit edilmesi şöyle dursun, siborglar rahatsız edici ve haz verici şekilde sıkı eşleşmeye işaret ederler. Evlilik mübadelesinin bu döngüsü içinde hayvanlığın yeni bir statüsü vardır.
Sızıntı yapan ikinci ayrım hayvan-insan (organizma) ile makine arasındadır. Sibernetik-öncesi makinelere her zaman için makinedeki hayaletin belirme tehlikesi musallat olurdu. Bu ikilik, adı—beğeniye göre—tin ya da tarih olan diyalektik bir zürriyet tarafından rayına oturtulan materyalizm-idealizm tartışmasını yapılandırdı. Ancak esasen makineler kendi kendilerini hareket ettiremiyorlar, kendi kendilerini tasarlayamıyorlardı; özerk değillerdi. İnsanoğlu’nun rüyasına ulaşamazlardı, onun sadece gülünç bir taklidini yapabilirlerdi. İnsan değillerdi, kendi kendilerinin yazarı değillerdi; olsa olsa erkeğin üremeye yönelik rüyasının bir karikatürüydüler. Öbür türlü olduklarını düşünmek paranoyakçaydı. Ama artık o kadar emin değiliz. Yirminci yüzyılın sonlarına ait makineler, doğal ile yapay, zihin ile beden, kendi kendini geliştiren ile haricen tasarlanmış arasındaki farkı, organizmalara ve makinelere uygulanan pek çok başka ayrımla beraber baştan aşağı muğlak hale getirdi. Makinelerimiz rahatsız edici şekilde hayat doluyken biz korkutucu ölçüde atılız.
Teknolojik belirlenimcilik, makine ve organizmanın, dünyayı yazma ve okuma oyununa iştirak etmemizi sağlayan kodlanmış metinler olarak yeniden kavranmasının sonucu olarak ortaya atılan ideolojik mekanlardan yalnızca biridir. Postyapısalcı, postmodernist kuram içinde her şeyin ‘metinselleştirilmesi’, keyfi okuma ‘oyun’unu temellendiren tahakküm ilişkilerine karşı ütopik kayıtsızlığı dolayısıyla Marksistlerce ve sosyalist feministlerce lanetlenmiştir. İşin şu kısmı doğru ki, benim siborg mitim gibi postmodernist stratejiler, (şiir, ilkel kültür, biyolojik organizma gibi) sayısız organik bütünü altüst ediyor. Kısacası, neyin doğa—yani, bir içgörü kaynağı ve masumiyet vaadi—addedildiğinin kesinliğinin, muhtemelen ölümcül bir şekilde, altı oyuluyor. Yorumlamanın aşkın otoritesi, ‘Batı’ epistemolojisini temellendiren ontolojiyle beraber kaybolmuş durumda. Ama bunun alternatifi kinizm ya da inançsızlık değil; yani ‘insanoğlu’nun ‘makine’ tarafından ve ‘anlamlı politik eylem’in ‘metin’ tarafından yok edildiği bir teknolojik belirlenimcilik gibi soyut varoluşun bir versiyonu değil. Kimlerin siborg olacağı radikal bir soru; yanıtıysa bir ölüm kalım meselesi. Hem şempanzelerin hem mamullerin [artefact] politikaları var, öyleyse bizim niye olmasın?
Üçüncü ayrım ikincinin bir altkümesi: Fiziksel olan ve fiziksel olmayan arasındaki sınır bizim için çok belirsiz. Kuantum kuramının sonuçları ve belirsizlik ilkesi üzerine yazılmış popüler fizik kitapları, beyaz Amerikan heteroseksüelliğindeki radikal değişimin bir işareti olarak Harlequin romanslarının bir tür popüler bilimsel karşılığıdır: Yanlış anlıyorlar, ama doğru konu üzerindeler. Modern makineler esasen mikroelektronik cihazlardır: Her yerdeler ve görünmezler. Modern makineler, Baba’nın/Tanrı’nın heryerdeliğiyle ve tinselliğiyle dalga geçen saygısız ve sonradan görme tanrılara benzerler. Silikon çipse yazı için bir yüzeydir; sadece atomik gürültüyle, nükleer notalara dadanan nihai parazitle rahatsız edilen moleküler ölçeklerde hakkedilir. Yazı, iktidar ve teknoloji Batı’nın uygarlığın kökenine dair öykülerindeki eski dostlardır, ama minyatürleşme, mekanizmaya ilişkin deneyimimizde değişikliğe yol açtı. Minyatürleşmenin iktidarla ilişkili olduğu anlaşıldı; kruz füzelerinde olduğu gibi, küçük olanın güzelliği tehlikesinin yanında solda sıfır kalır. 1950’lerin TV setlerini yahut 1970’lerin haber kameralarını bugünlerde reklamı yapılmakta olan TV bileklikleriyle ya da el büyüklüğündeki video kameralarla karşılaştırın. En iyi makinelerimiz güneş ışığından yapılıyor; hepsi hafif ve temiz, çünkü sinyallerden, elektromanyetik dalgalardan, tayftaki bir bölümden başka bir şey değiller ve bu makineler son derece taşınabilirler, hareketliler—Detroit ve Singapur’dakiler için muazzam bir ızdırap konusu. Buralarda insanlar, hem maddi hem opak olduklarından böylesine akışkan değillerdir. Siborglarsa eterdir, beşinci elementtir.
Siborgların heryerdeliği ve görünmezliği, bu makinelerin bu derece ölümcül olmalarının asıl sebebidir. Bunları görmek, maddi anlamda olduğu kadar politik anlamda da zor. Bilince—ya da onun simülasyonuna—dairler. Siborglar, Avrupa boyunca hareket eden yüzergezer gösterenlerdir; siborg iktidar ağlarını çok iyi okuyabilen yerlerinden edilmiş ve oldukça gayritabii [unnatural] Greenham kadınlarının kocakarı büyüleri, doğal teşekkülü savunma işlerine ihtiyaç duyan eski eril siyasetin askeri emeğine kıyasla onların yollarını daha etkili şekilde kesebiliyor. Son kertede, ‘en katı’ bilim, en büyük sınır karışıklığının diyarı, saf sayının, saf tinin diyarı, C3I, kriptografi ve kudretli sırların korunması hakkındadır. Yeni makineler öylesine temiz ve hafifler ki. Mühendisleri güneşe tapıyorlar, endüstri-sonrası toplumun karabasanıyla ilintili yeni bir bilimsel devrimi dolayımlayarak. Bu temiz makinelerin yol açtığı hastalıklar, bağışıklık sistemindeki bir antijenin kodlanmasındaki ufacık bir değişiklikten, stresin deneyimlenmesinden ‘daha fazla’ bir şey değil. ‘Şarklı’ kadınların hünerli parmakları, eskiden küçük Anglo-Sakson Viktoryen kızların bebek evlerinden bu denli büyülenmeleri, kadınların küçük olana yöneltilmiş olan zoraki ilgileri, bu dünyada yepyeni boyutlar kazanıyor. Bu yeni boyutları hesaba katan bir siborg Alice’imiz bile olabilir. İronik şekilde, inşa edilmiş birlikleriyle etkili muhalif stratejilere rehberlik edecek olanlar, Asya’da çip ya da Santa Rita hapisanesinde sarmal dans yapan gayritabii siborg kadınlar olabilir.
Anlayacağınız, benim siborg mitim, ilerici kimselerin ihtiyaç duyulan siyasi çalışmanın bir parçası olarak keşfe çıkabileceği sınır ihlallerine, kudretli kaynaşımlara ve tehlikeli olasılıklara dairdir. Öncüllerimden biri Amerikalı sosyalist ve feministlerin çoğunun toplumsal pratiklerde, simgesel formülasyonlarda, ve ‘ileri teknoloji’ ve bilimsel kültür ile ilişkilendirilmiş mamullerde zihin ile beden, hayvan ile makine, idealizm ile materyalizm arasında derinleşmiş ikilikler gördükleridir. One-Dimensional Man’den The Death of Nature’a, ilericilerin geliştirdiği analitik kaynaklar tekniğin zorunlu tahakkümü üzerinde ısrar etti ve direnişimizi bütünleştirmek için bizi hayali bir organik bedene geri çağırdı. Öncüllerimden biri de dünya genelinde yoğunlaşan tahakküme direnmeye çalışan insanların birlik ihtiyacının hiç bu kadar akut olmadığıdır. Ama perspektifin hafifçe yoldan çıkması, bizim anlamlar için olduğu kadar teknolojik olarak dolayımlanmış toplumlardaki başka iktidar ve haz türleri için de mücadele etmemize olanak tanıyabilir.
Bir perspektiften, siborg dünyası, bir kontrol şebekesinin gezegene nihai olarak dayatılmasıyla, savunma adına girişilen bir Yıldız Savaşları kıyametinde cisimleşen nihai soyutlamayla, kadın bedeninin savaş adlı erkek cümbüşünde nihai olarak temellük edilmesiyle ilgilidir. Başka bir perspektiftense, siborg dünyası, insanların hayvanlar ve makineler ile akrabalıklarından ve sürekli olarak kısmi olan kimliklerden ve çelişik olan görüş noktalarından korkmadıkları yaşanmış toplumsal ve bedensel gerçekliklerle ilgili olabilir. Politik mücadele iki perspektiften de aynı anda görmektir çünkü her biri, diğerinden hayal edilemeyecek tahakkümleri ve olasılıkları açığa çıkarır. Tekli bakış açısı, ikili bakış açısından ya da çok başlı ucubelerden daha kötü yanılsamalar üretir. Siborg birlikleri ucube ve gayrimeşrudur; halihazırdaki politik koşullarımız dahilinde direniş ve yeniden eşleşme için daha kudretli mitler bulmakta epeyce zorlanabiliriz. LAG’ı (the Livermore Action Group), teknolojik kıyametin araçlarını en şiddetli biçimde cisimlendiren ve püskürten laboratuvarları dönüştürmeye gerçekçi olarak kendini adayan ve cadıları, mühendisleri, yaşlıları, sapkınları, Hristiyanları, anneleri, ve Leninistleri devleti silahsızlandıracak kadar uzun süre bir arada tutmayı başaran bir politik biçim kurmayı üstlenen bir tür siborg toplumu olarak düşlemek hoşuma gidiyor. Fission Impossible benim kasabamdaki ilgi grubunun [affinity group] adıdır. (Yakınlık [affinity]: kan bağıyla değil seçimle akrabalık, bir kimyasal nükleer grubun ötekini cezbetmesi, ilgi)
PARÇALANMIŞ KİMLİKLER
Herhangi bir feminizmi tek bir sıfatla adlandırmak zorlaştı—hatta artık her durumda isim üzerinde ısrar etmek de kolay değil. Adlandırma üzerinden dışlama bilinci akut durumda. Kimlikler çelişik, kısmi ve stratejik görünüyorlar. Toplumsal ve tarihsel oluşumları güçlükle tanınmış cinsiyet, ırk ve sınıf, ‘özsel’ birliğe olan inanca zemin teşkil edemezler. ‘Dişi’ olmakta kadınları doğal olarak bağlayan hiçbir şey yok. Hatta kendisi, uğruna mücadele verilen cinsel bilimsel söylemler ve başka toplumsal pratikler dahilinde inşa edilmiş oldukça karmaşık bir kategori olduğundan, dişi ‘olmak’ diyebileceğimiz bir durum da mevcut değildir. Toplumsal cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci, ataerkilliğin, sömürgeciliğin ve kapitalizmin çelişik toplumsal gerçekliklerinin feci tarihsel deneyimince mecbur bırakıldığımız birer kazanımdır. Ve benim kendi retoriğimde kim ‘biz’ sayılıyor? ‘Biz’ denen böylesi kudretli bir politik miti temellendirecek hangi kimlikler var elimizde ve bu kolektiviteye katılımı ne güdüleyebilir? Feministler arasındaki (kadınlar arasındaki demeye gerek bile yok) acı verici parçalanma, tüm olası fay hatları boyunca kadın kavramını kaçımsar yaptı, kadınların birbirleri üzerindeki tahakkümlerinin matrisi için bir bahane. Benim için—ve beyaz, profesyonel orta-sınıf, dişi, radikal, Kuzey Amerikalı, orta yaşlı bedenler içinde benzer bir konumu paylaşan pek çokları için—politik kimliklerdeki bunalım kaynakları yığınla. ABD solunun ve ABD feminizminin büyük kısmının yakın tarihi bu tür bunalımlara sonu gelmez bölünmelerle ve yeni bir özsel birlik arayışlarıyla yanıt vermekle geçmiştir. Ama bir taraftan da koalisyon üzerinden—yani kimlik değil, yakınlık üzerinden—verilebilecek başka bir yanıtın giderek daha fazla farkına varılmıştır.
Chela Sandoval, ‘beyaz sayılmayan kadınlar’ [women of color] adındaki yeni bir politik sesin biçimlenme sürecindeki özgül tarihsel anların bir değerlendirmesinden hareketle, ırk, cinsiyet ya da sınıf gibi toplumsal kategorilere devamlı üyelikten alıkonmuşların iktidar ağlarını okuma becerilerinden doğmuş, ‘muhalif bilinç’ denen ve ümit vaadeden bir politik kimlik modeli kuramsallaştırdı. Aslen kendine dahil edebileceği kimseler tarafından karşı çıkılmış bir isim ve bunun yanında ‘Batılı’ gelenekler içinde İnsanoğlu’nun tüm göstergelerinin sistematik olarak çöküşünü imleyen tarihsel bir bilinç olan ‘beyaz sayılmayan kadınlar’, ötekilikten, farktan ve özgüllükten bir tür postmodernist kimlik inşa eder. Öteki olası postmodernizmlerle ilgili kim ne derse desin, bu postmodernist kimlik baştan aşağı politiktir.
Sandoval, kimin beyaz sayılmayan kadın olduğunu tanımlayacak özsel ölçüt eksikliğine vurgu yapar. Grubun tanımının, olumsuzlamanın bilinçli olarak sahiplenilmesinden geldiğini belirtir. Örneğin, Meksikalı-Amerikalı [chicana] veya ABD’li siyah bir kadın, kadın ya da siyah ya da Meksikalı-Amerikalı [chicano] olarak konuşamamıştır. Dolayısıyla, önemli devrimler yapma idealindeki, ‘kadınlar ve siyahlar’ denen ayrıcalıklı ezilmiş, yazarlığa ait [authorial] kategorilerin bile dışında bırakılmış bir halde, bir olumsuz kimlikler çağlayanının en dibinde yer almıştır. ‘Kadın’ kategorisi, tüm beyaz olmayan kadınları olumsuzladı; ‘siyah’, siyah kadınlarla birlikte tüm siyah olmayan insanları olumsuzladı. Ama hiçbir yerde (dişil) ‘o’ [she] yoktu, tekillik yoktu, sadece kendi tarihsel kimliklerini ABD’li beyaz sayılmayan kadınlar olarak olumlayan ABD’li kadınlar arasındaki bir farklılıklar deryası vardı. Bu kimlik, doğal özdeşleşme tabanında değil, sadece bilinçli koalisyon, yakınlık ve siyasi akrabalık tabanında hareket etme kapasitesini olumlayabilen, bilinçli olarak inşa edilmiş bir mekanın sınırlarını çiziyor. Birleşik Devletler’deki beyaz kadın hareketlerinin bazı akımlarındaki ‘kadın’dan farklı olarak, matrisin doğallaştırılması söz konusu değil, ya da en azından bu, Sandoval’ın sadece muhalif bilincin gücü sayesinde olanaklı olduğunu iddia ettiği şeydir.
Sandoval’ın savı, dünya genelinde gelişen sömürgecilik-karşıtı söylem arasından feministler için kudretli bir formülasyon olarak görülmek durumunda. Kastedilen, ‘Batı’yı ve onun en ileri ürününü dağıtan bir söylem; ‘Batı’nın en ileri ürünü: hayvan, barbar ya da kadın olmayan kimse; insanoğlu, yani tarih denen kozmosun yazarı. Şarkiyatçılık, politik ve göstergesel olarak yapıbozuma uğratıldıkça garbın kimlikleri, feministlerinkiler de dahil olmak üzere istikrarsızlaşıyor. Sandoval’a göre ‘beyaz sayılmayan kadınlar’ın, dekolonizasyondan kaynaklanan düzensiz çoksesliliğinin sonuçlarıyla yüzleşmemiş olan önceki Marxism ve feminizmlerin emperyalist, tümleyici ve devrimci öznelerini kopya etmeyecek etkili bir birlik oluşturma şansları var.
Katie King, özdeşleşmenin limitlerini ve ‘şiir’i, kültürel feminizmin üretken çekirdeğini, okumaya yerleştirilmiş politik/şiirsel özdeşleşme mekanizmaları üzerine vurgu yaptı. King, feminist pratik içindeki farklı ‘anlar’dan ya da ‘konuşmalar’dan çağdaş feministler arasındaki, kendi politik eğilimlerini bütünün telosu gibi göstermek için kadın hareketini ısrarla sınıflama eğilimi eleştirir. Bu tür sınıflamalar, feminist tarihi sanki radikal, liberal ve sosyalist-feminizm denilen tipik birimler başta olmak üzere zamana direnen tutarlı modeller arasındaki ideolojik bir mücadeleymiş gibi yeniden yazar. Düpedüz, diğer tüm feminizmler, çoğu zaman belirtik bir ontoloji ve epistemoloji kurarak ya dahil edilir ya da marjinalize edilir. Feminizm sınıflamaları resmi kadın deneyiminden sapmaları kontrol altında tutmak için epistemolojiler üretir. Ve tabii ki kadın kültürü, beyaz sayılmayan kadınlar gibi, yakınlık meydana getiren mekanizmalarla bilinçli olarak yaratılır. Şiir ritüelleri, müzik, ve akademik teamülün belirli biçimleri esas olagelmiştir. ABD’li kadın hareketlerindeki ırk ve kültür politikaları sıkı sıkıya iç içedir. King ve Sandoval’ın ortak başarıları, şiirsel/politik bir birliği, temellük etmeye, dahil etmeye ve sınıflamaya dayalı bir özdeşleşme mantığına bağlı kalmaksızın nasıl işleyeceklerini öğrenmiş olmalarıdır.
Tahakküm-üzerinden-birlik ya da dahil-etme-üzerinden-birlik karşısındaki kuramsal ve pratik mücadele, ironik olarak sadece ataerkilliğin, sömürgeciliğin, hümanizmin, pozitivizmin, özcülüğün, bilimciliğin ve diğer yası tutulmamış –izmlerin/-ciliklerin gerekçelerinin değil, organik ya da doğal görüş noktaları için yapılmış bütün iddiaların altını oyar. Radikal ve sosyalist/Marksist feminizmlerin kendi epistemolojik stratejilerinin (stratejilerimizin) de altını oyduğunu ve bunun olası birlikler hayal etmede çok değerli bir adım olduğunu düşünüyorum. Batılı politik kimselerin bildiği haliyle tüm ‘epistemolojilerin’ etkili yakınlıklar oluşturma görevinde bizi yarı yolda bırakıp bırakmayacağı hala net değil.
Bir şeyi belirtmek gerekir ki devrimci görüş noktaları ve kendilerini dünyayı değiştirmeye adamış insanların kazanımları olarak epistemolojiler inşa etme çabası, özdeşleşmenin limitlerini gösteren sürecin parçası olmuştur. Postmodernist kuramın yıkıcı araçları ile devrimci özneye dair ontolojik söylemin yapıcı araçları, hayatta kalmak için Batılı benlikleri dağıtan ironik müttefikler olarak görülebilirler. Tarihsel olarak oluşturulmuş bir bedene sahip olmanın ne demek olduğunun çekilmez bir şekilde farkındayız. Ama kökenimizdeki masumiyetin kaybolmasıyla Cennet Bahçesi’nden atılmışlık da kalmıyor. Politikalarımız, masumiyetin safderunluğuyla beraber suçluluğa müsamahayı da kaybediyor. Fakat sosyalist-feminizm için başka bir politik mit neye benzerdi? Ne tür politikalar kısmi, çelişik, daimi olarak tamamlanmamış kişisel ve kolektif benlik inşalarını kucaklayıp yine de inançlı, etkili—ve, ironik olarak, sosyalist-feminist—kalabilir?
Tarihte, ‘ırk’, ‘toplumsal cinsiyet’, ‘cinsellik’ ve ‘sınıf’ tahakkümleriyle etkili bir şekilde yüzleşmek için politik birliğe daha fazla ihtiyaç duyulduğu başka bir an bilmiyorum. Ve kurulmasına yardımcı olabileceğimiz birliğin mümkün olmuş olabileceği başka bir an da bilmiyorum. Artık ‘biz’den hiç kimse, ‘onlar’dan birine gerçekliğin tüm şeklini dikte ettirecek simgesel yahut maddi kabiliyete sahip değil. Ya da en azından ‘biz’, bu tür tahakkümlerin uygulamanmasında masumiyet iddia edeme(yi)z. Beyaz kadınlar, sosyalist-feministler de dahil olmak üzere, ‘kadın’ kategorisinin masumiyetsizliğini keşfetti (yani, ite kaka keşfettirildi). Bu bilinç, önceki tüm kategorilerin coğrafyasını değiştirir; onların doğallığını bozar [denature], tıpkı ısının hassas bir proteinin doğallığını bozması gibi. Siborg feministler, ‘biz’im artık doğal bir birlik matrisi istemediğimizin ve hiçbir yapının tastamam olmadığının arkasında durmak zorundalar. Masumiyet, ve bunun bir sonucu olarak, içgörü için tek temel olarak mağduriyet üzerindeki ısrar, yeterince hasar verdi. Ama inşa edilmiş devrimci özne, yirminci-yüzyıl-sonu insanını duraksatmalı da. Kimliklerin aşınmasında ve yeniden inşa edilmesi yolundaki düşünümsel stratejilerde, kurtuluş tarihini kehanete uygun şekilde bitiren kıyametin ertesi için kefenden başka bir şey dokuma olasılığı açılıyor.
Hem Marksist/sosyalist feministler hem de radikal feministler, ‘kadın’ kategorisini ve ‘kadınların’ toplumsal yaşantılarına dair bilinci eş zamanlı olarak hem doğallaştırdılar hem doğallığını bozdular. Belki şematik bir karikatür iki tür hamle üzerine de ışık tutabilir. Marksist sosyalizmin kökleri, sınıf yapısını açığa çıkaran ücretli emek analizine uzanıyor. İşçi kendi (sic) ürünüyle ayrıştırıldığından ücret ilişkisinin sonucu, sistematik yabancılaşma oluyor. Bilgide soyutlama ve yanılsama, uygulamada da tahakkümün sözü geçiyor. Emek, Marksiste bu yanılsamanın üstesinden gelmesini ve dünyayı değiştirmek için gerekli bakış açısını bulmasını sağlayan en üst düzeyde ayrıcalıklı kategoridir. Emek, insanoğlunu yaratan insancıllaştırıcı etkinliktir; öznenin bilgisine ve dolayısıyla boyun eğdirmenin ve yabancılaşmanın bilgisine olanak tanıyan ontolojik bir kategoridir.
Sosyalist-feminizm, soyuna sadık kalarak Marksizmin temel analitik stratejileriyle ittifak yaparak ilerledi. Hem Marksist feministlerin hem de sosyalist feministlerin ana başarıları, ücret ilişkisi kapitalist ataerkillik altındaki daha kapsamlı bir emek görüşüne kıyasla ikinci plana atıldığında dahi emek kategorisini (bazı) kadınların yaptıklarına yer açacak şekilde genişletmek olmuştu. Özellikle, kadınların ev içindeki emeği ve genel olarak kadınların anne olarak etkinlikleri (yani, sosyalist-feminist anlamda üreme), Marksçı emek kavramıyla benzeşim (analoji) yoluyla kurama girdi. Kadınların birliği burada ‘emeğin’ ontolojik yapısı üzerine kurulmuş bir epistemolojiye dayanıyor. Marksist/sosyalist-feminizm birliği ‘doğallaştırmaz’; birlik, toplumsal ilişkiler içine kök salmış olası bir görüş noktasına dayalı olası bir kazanımdır. Özselleştirici hamle, emeğin ontolojik yapısında ya da onun benzeşiğinde, yani kadınların etkinliğindedir. Benim için zorluk, en üst düzeyde Batılı benliğiyle Marksçı hümanizm. Bu formülasyonlardan gelen katkı, onları doğallaştırmaktansa, gerçek kadınların birlikler oluşturma yolundaki gündelik sorumluluğu üzerine yapılan vurgu olmuştur.
Catherine MacKinnon’un radikal feminizm versiyonunun kendisi, eyleme zemin oluşturan Batılı kimlik kuramlarının temellük edici, dahil edici, tümleyici eğilimlerinin bir karikatürüdür. Radikal feminizm denen yakın zamanlı kadın siyaseti içindeki tüm muhtelif ‘anları’ ve ‘konuşmaları’ MacKinnon’un versiyonuna asimile etmek olgusal ve politik olarak doğru değil. Fakat kuramının teleolojik mantığı, bir epistemolojinin ve ontolojinin—olumsuzlamaları da dahil olmak üzere—farkı nasıl sildiğini ya da kontrol altında tuttuğunu gösteriyor. Radikal feminizm denen çok şekilli alanın tarihinin yeniden yazılması, MacKinnon’un kuramının sonuçlarından yalnızca biridir. Asıl sonuç, tüm devrimci görüş noktaları için bir tür kıyamet olan bir deneyim kuramının, kadın kimliği kuramının üretimidiri. Yani, bu radikal feminizm masalı içine yerleştirilmiş totalizasyon, radikal yokluk [non-being] deneyimini ve ona tanıklığı dayatarak amacına—kadınların birliğine—ulaşır. Marksist/sosyalist feministlere gelince, bilinç bir kazanımdır, doğal bir olgu değil. Ve MacKinnon’un kuramı hümanist devrimci öznelerdeki bazı güçlükleri saf dışı bırakıyor olsa da bunu radikal indirgemecilik pahasına yapıyor.
MacKinnon, feminizmin, önce sınıf yapısına değil de, cinsiyet/toplumsal cinsiyet yapısına ve bunun üretken ilişkisine, erkeklerin kadınları cinsel olarak oluşturmalarına ve temellük etmelerine bakarak zorunlu olarak Marksizmden farklı bir analitik strateji benimsediğini savunuyor. İronik şekilde, MacKinnon’un ‘ontolojisi’ bir olmayan-özne [non-subject], bir yokluk inşa eder. ‘Kadın’ın kökeni, benliğin emeği değil başkasının arzusudur. Dolayısıyla neyin ‘kadın’ deneyimi—cinsel şiddet adı altında toplayabileceğimiz her şey, aslında ‘kadınlar’ söz konusu olduğunda cinsiyetin kendisi—sayılacağını dayatan bir bilinç kuramı geliştiriyor. Feminist pratik, bilincin bu şeklinin, yani olmayan-bir-benliğin özbilgisinin, inşa edilmesidir.
Sapkın bir şekilde, bu feminizmdeki cinsel temellük, hala emeğin epistemolojik statüsüne, diğer bir deyişle, dünyayı değiştirmeye katkıda bulunabilecek bir analizin akacağı bir noktaya sahip. Ama bu cinsiyet/toplumsal cinsiyet yapısının sonucu yabancılaşmadansa cinsel nesneleştirmedir. Bilginin diyarında, cinsel nesneleştirmenin sonucu yanılsama ve soyutlamadır. Gelgelelim, bir kadın basitçe ürününden yabancılaşmaz, ama daha derin bir anlamda, bir özne olarak, hatta potansiyel bir özne olarak bile varolmaz, çünkü bir kadın olarak varoluşunu cinsel olarak temellük edilmeye borçludur. Başkasının arzusunca oluşturulmak, emekçinin ürününden ayrılmasındaki yabancılaşmayla aynı şey değildir.
MacKinnon’un radikal deneyim kuramı en uç noktada tümleyicidir; kadınların öteki politik söylev ve eylemlerini yok ettiği kadar marjinalize etmez. Bu, Batı ataerkilliğinin kendisinin asla başaramadığını—feministlerin, erkeklerin arzularının ürünleri olmak dışında, kadınların varolmadıklarının bilincinde olması—başaran bir totalizasyon. MacKinnon bence haklı olarak hiçbir Marksist kimlik versiyonun kadınların birliğine sağlam bir temel teşkil edemeyeceğini savunuyor. Ama Batılı devrimci öznenin çelişkilerinden kaynaklanan sorunu feminist amaçlar için çözerken daha da otoriter bir deneyim öğretisi geliştiriyor. Eğer sosyalist/Marksist görüş noktalarına dair şikayetim, sömürgecilik karşıtı söylem ve pratikte görünürleşen çoksesli, asimile edilemez, radikal farklılığın kasıtsız olarak silinmesiyse, MacKinnon’un kadınların ‘özsel’ varolmayışlarıyla tüm farklılığı kasıtlı olarak silmesi hiç güven verici değil.
Benim sınıflamamda, ki diğer bütün sınıflamalar gibi tarihin yeniden yazımıdır, radikal feminizm, sosyalist feministlerce emeğin biçimleri olarak adlandırılan tüm kadın etkinliklerine yer açabilir, yeter ki etkinlik bir şekilde cinselleştirilebilsin. Üreme, iki eğilim içinde farklı tonlarda anlamlar taşıyor; birinde emek içinde, öbüründe cinsiyet içinde köklenmiştir, ve her ikisinde de tahakküm ile toplumsal ve kişisel gerçekliğe dair bilgisizliğin sonuçları ‘yanlış bilinç’ olarak adlandırılıyor.
Herhangi bir yazarın savının güçlüklerinin ya da katkılarının ötesinde, ne Marksist ne radikal feminist bakış açısı kısmi bir açıklamanın statüsünü kucaklamaya meyletmiştir; ikisi de düzenli olarak bütünlükler halinde kurulmuştu. Batılı açıklamanın talebi bu kadar çok olmuştur; ‘Batılı’ yazar ötekilerini başka nasıl kendine dahil edebilirdi? Her biri temel kategorilerini, benzeşim, basit listeleme ya da ekleme yoluyla genişleterek diğer tahakküm biçimlerini ihlak etmeye çalıştı. Beyaz radikal ve sosyalist feministler arasındaki ırka dair mahçup sessizlik, büyük, mahvedici bir politik sonuçtur. Tarih ve çokseslilik, soykütükleri kurmaya çalışan politik sınıflamalara dönüşerek kayboluyorlar. Bir kategori olarak kadının ve bir sosyal grup olarak kadınların inşasını birleşmiş veya tamlanabilir bir bütün olarak açığa çıkarma iddiasındaki bir kuramda ırk için (ya da başka herhangi bir şey için) yapısal bir yer yoktu. Benim karikatürümün yapısı şunun gibi bir şeydir:
Sosyalist Feminizm —
sınıf yapısı // ücretli emek // yabancılaşma
emek, benzeşim yoluyla üreme, uzantı yoluyla cinsiyet, ekleme yoluyla ırk
Radikal Feminizm —
toplumsal cinsiyet yapısı // cinsel temellük // nesneleştirme
cinsiyet, benzeşim yoluyla emek, uzantı yoluyla üreme, ekleme yoluyla ırk
Başka bir bağlamda, Fransız kuramcı Julia Kristeva, kadınların tarihsel bir grup olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, gençlik gibi gruplarla beraber ortaya çıktığını iddia etmiştir. Kristeva’nın tarihleri şüphe uyandırıyor; ama artık bilgi nesneleri ve tarihsel aktörler olarak, ‘ırk’ın her zaman varolmadığını, ‘sınıf’ın tarihsel bir varlığa gelişi olduğunu ve ‘eşcinseller’in de epeyce küçük olduklarını hatırlamaya alıştık. İnsanlık ailesinin simgesel sisteminin—ve bu suretle kadının özünün—gezegen üzerindeki insanlar arasındaki bağlantı ağlarının benzeri görülmedik şekilde çoklu, yeniliklere gebe ve karmaşık olduğu bir anda dağılması hiç de rastlantı değil. ‘İleri kapitalizm’, bu tarihsel anın yapısını aktarmada yetersiz kalıyor. ‘Batılı’ anlamda, insanın sonu söz konusu. Zamanımızda kadının kadınlara ayrışması rastlantı değil. Belki de sosyalist feministler kadınların tikelliğini ve çelişik çıkarlarını bastıran özcü kuram üretmede esasen kabahatli değildirler. Bana kalırsa biz kabahatliyiz, başka bir şeyden değilse beyaz hümanizmin mantığına, dillerine ve pratiklerine düşüncesizce katılmamızın ve devrimci haykırışımızı güvence altına almak uğruna tek bir tahakküm zemini aramamız dolayısıyla. Şimdi daha az özrümüz var. Ama başarısızlıklarımızın farkındayken, sınırsız farklılık içine düşme ve kısmi, gerçek bağlantı kurma görevinden cayma tehlikesi baş gösteriyor. Bazı farklar oyunbazdır; bazılarıysa dünya tarihsel tahakküm sistemlerinin kutuplarıdır. ‘Epistemoloji’ farkı bilmeye dairdir.
TAHAKKÜMÜN ENFORMATİĞİ
Bu epistemolojik ve politik mevzilenme girişiminde, sosyalist ve feminist tasarım ilkelerine minnettar kalarak olası birliğin kabataslak bir resmini çizmek istiyorum. Taslağımın çerçevesini, dünya genelinde bilim ve teknolojiye bağlı toplumsal ilişkilerdeki yeniden düzenlemelerin kapsam ve ehemmiyeti oluşturuyor. Yeniliğinde ve etkinlik alanında endüstriyel kapitalizmce yaratılmış olana benzeşik yeni bir dünya düzenindeki sınıf, ırk, ve toplumsal cinsiyetin doğasındaki temel değişimler hakkındaki iddialar içinde köklenmiş bir politikayı savunuyorum; organik, endüstriyel bir toplumdan, çokşekilli bir enformasyon sistemine doğru—tüm işten tüm oyuna, ölümcül bir oyuna doğru—bir hareketlenme yaşamaktayız. Eşzamanlı olarak maddi ve ideolojik şekilde, dikotomiler, eski rahat hiyerarşik tahakkümlerden tahakkümün enformatiği dediğim korkutucu yeni ağ örgülerine geçişleri gösteren aşağıdaki çizelge çerçevesinde ifade edilebilirler.
Temsil Simülasyon
Burjuva romanı, realizm Bilim kurgu, postmodernizm
Organizma Biyotik bileşen
Derinlik, bütünlük Yüzey, sınır
Isı Gürültü
Klinik uygulama olarak biyoloji Beden üzerine yazma pratiği olarak biyoloji
Fizyoloji İletişim Mühendisliği
Küçük grup Altsistem
Yetkinlik Optimizasyon
Öjenik Nüfus kontrolü
Dekadans, Magic Mountain Modası geçme, Future Shock
Hijyen Stres Yönetimi
Mikrobiyoloji, tüberküloz Immünoloji, AIDS
Organik iş bölümü Ergonomi/emeğin sibernetiği
İşlevsel uzmanlaşma Modüler inşa
Üreme Replikasyon
Organik cinsiyet rolü uzmanlaşması Optimum genetik stratejiler
Biyolojik belirlenimcilik Evrimsel atalet, kısıtlamalar
Cemaat ekolojisi Ekosistem
Irksal varlık zinciri Neo-emperyalizm, Birleşmiş Milletler hümanizmi
Evde/Fabrikada bilimsel yönetim Küresel fabrika/Elektronik ev
Aile/Pazar/Fabrika Bütünleşik (Entegre) Devredeki Kadınlar
Aile ücreti Kıyaslanabilir değer
Özel/Kamusal Siborg yurttaşlığı
Doğa/Kültür Fark alanları
İşbirliği İletişim artırımı
Freud Lacan
Cinsellik Genetik mühendisliği
Emek Robotbilim
Zihin Yapay Zeka
İkinci Dünya Savaşı Yıldız Savaşları
Beyaz Kapitalist Ataerkillik Tahakkümün Enformatiği
Bu liste bazı ilginç şeyler öneriyor. Bir kere, sağdaki nesneler ‘doğal’ olarak kodlanamazlar; bunun idrak edilmesiyle sol taraftaki doğalcı kodlanma altüst oluyor. Maddi ya da ideolojik olarak geriye dönemeyiz. İş sadece ‘tanrı’nın ölmüş olması değil; ‘tanrıça’ da öldü. Biyotik bileşen gibi nesnelerle ilişkili olarak, özsel özellikler bakımından değil de tasarım, sınır kısıtlamaları, akış hızları, sistem mantığı, kısıtlamaları aşağı çekmenin maliyetleri bakımından düşünmek gerekiyor. Cinsel üreme, sistem çevresinin bir fonksiyonu olarak maliyet ve yararları ile diğer pek çok üreme stratejisinden biri. Cinsel üreme ideolojileri, artık makul şekilde organizmalar ve aileler gibi doğal nesnelerin organik veçheleri olarak cinsiyet ve cinsiyet rolleri fikirlerine başvuramaz. Böylesi bir uslamlamanın akılcılık maskesi düşürülecektir, ve ironik şekilde, Playboy okuyan şirket yöneticileri ile pornografi-karşıtı radikal feministler bu akıldışılığın maskesini müştereken düşürürlerken tuhaf yatak arkadaşları olacaklardır.
Benzer şekilde ırk için de, insan çeşitliliğine dair ideolojiler; kan grupları ya da zeka dereceleri gibi parametrelerin sıklığı bakımından formülleştirilmeli. İlkel ya da uygar gibi kavramları yardıma çağırmak ‘akıldışı’dır. Liberaller ve radikaller için, bütünleşik toplumsal sistem arayışı yerini, organik bir nesnenin yazma oyununa hürmeten dağıldığı ‘deneysel etnografi’ denen yeni bir pratiğe bırakıyor. İdeoloji düzeyinde, ırkçılığın ve sömürgeciliğin, kalkınma ve azgelişmişlik ile modernleşmenin hız ve kısıtlamalarının dillerine çevrildiği görüyoruz. Her nesne ya da kimse gayet makul şekilde demontaj ve yeniden montaj mantığı bakımından düşünülebilirler; hiçbir ‘doğal’ mimari, sistem tasarımını kısıtlamıyor. İhraç ürünleri işleme ve serbest ticaret bölgelerine ek olarak dünyanın bütün şehirlerindeki finans bölgeleri, ‘geç kapitalizm’ ile ilgili bu basit gerçeği ilan ediyor. Bilimsel olarak bilinebilen nesnelerin evreni, (yöneticiler için) iletişim mühendisliğindeki sorunlar olarak ya da (direnecek olanlar için) metin kuramları olarak formülleştirilmeli. İkisi de siborg göstergebilimidir.
Kontrol stratejilerinin doğal nesnelerin bütünlüğü üzerine değil de sınır koşulları ve arayüzler üzerine, sınırlar üzerinden akış hızları üzerine yoğunlaşması beklenmeli. Batılı benliğin ‘bütünlüğü’ ya da ‘içtenliği’, yerini karar prosedürlerine ve uzman sistemlerine bırakıyor. Örneğin, kadınların yeni insanlar dünyaya getirme kapasitelerine uygulanan kontrol stratejileri, nüfus kontrolü ve bireysel karar-vericilerin hedeflerine ulaşmada gösterdikleri başarının azamileştirilmesi uyarınca geliştirilecekler. Kontrol stratejileri hızlar, kısıtlama maliyetleri ve özgürlük dereceleri bakımından formülleştirilecekler. İnsanlar, başka herhangi bir bileşen ya da altsistem gibi, temel operasyon kipleri olasılıksal ve istatiksel olan bir sistem mimarisi içinde yerelleştirilmeli. Hiçbir nesne, mekan ya da beden kendi içinde kutsal değildir; eğer ortak bir dilde sinyallerleri işleme tabi tutmak için uygun standart, uygun kod inşa edilebilirse her bileşen bir diğeriyle arayüzlenebilir. Bu dünyadaki mübadele Marx’ın çok iyi analiz ettiği kapitalist pazarlar tarafından meydana getirilen evrensel çeviriyi aşar. Bu evrendeki her tür bileşene etkiyen ayrıcalıklı patoloji strestir—yani, iletişim kesintisidir. Siborg, Foucault’nun biyopolitikasına tabi değildir; siborg politikayı, çok daha kudretli bir operasyon alanını simüle eder,.
Tarihsel olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ortaya çıkmış olan bilimsel ve kültürel bilgi nesnelerinin bu tür bir analizi, Aristo’dan beri Batı’daki söyleme hakim olan organik, hiyerarşik ikiliklerin sözü hala geçiyormuşçasına hareket eden feminist analizdeki bazı önemli yetersizliklere dikkatimizi çekiyor. Bu ikilikler kesilip biçildiler [cannibalize] edildiler, ya da Zoe Sofia’nın (Sofoulis) diyeceği gibi, ‘tekno-sindirildiler’. Zihin-beden, hayvan-insan, organizma-makine, kamusal-özel, doğa-kültür, kadın-erkek, ilkel-uygar dikotomilerinin hepsi ideolojik olarak zan altında. Kadınlar fiilen, tahakkümün enformatiği adındaki, üretime/ üremeye ve iletişime dair bir dünya sistemin(d)e bütünleştirilmiş/sömürülmüş durumdalar. Ev, işyeri, pazar, kamusal meydan, bedenin kendisi—hepsi neredeyse sonsuz, çokşekilli yollarla saçılıp ve arayüzlenebilir, kadınlar ve başkaları için muazzam sonuçlar ortaya koyarak—farklı kimseler için farklı anlamlar taşıyan ve kudretli muhalif uluslararası hareketleri hayal etmesi güç ve hayatta kalmak için elzem kılan sonuçlar. Sosyalist-feminist politikaları yeniden inşa etmek izlenebilecek önemli bir rota, can alıcı şekilde hayal güçlerimizi şekillendiren mit ve anlam sistemlerini de içerecek biçimde bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkilerine hitap eden kuram ve pratikten geçiyor. Siborg, demonte edilip yeniden monte edilmiş bir tür postmodern kolektif ve kişisel benliktir. Feministlerin kodlaması gereken benlik işte budur.
İletişim teknolojileri ve biyoteknolojiler bedenlerimizi yeniden elden geçiren can alıcı aletlerdir. Bu aletler dünya genelinde kadınlar için yeni toplumsal ilişkileri cisimlendiriyor ve zorla yürürlüğe koyuyorlar. Teknolojiler ve bilimsel söylemler, kısmen onları oluşturan akışkan etkileşimlerin formalizasyonları, yani dondurulmuş anları, olarak anlaşılabilirler, ama bir taraftan da anlamları zorla yürürlüğe koymaya yarayan araçlar olarak görülmeliler. Alet ile mit, araç ile kavram, toplumsal ilşkilerin tarihsel sistemleri ile bilgi nesneleri de dahil olmak üzere olası bedenlerin tarihsel anatomileri arasındaki sınır geçirgendir. İşin aslı, mit ve alet karşılıklı olarak birbirlerini oluştururlar.
Dahası, iletişim bilimleri ve modern biyolojiler ortak bir hamle sonucu—dünyanın bir kodlama sorununa çevrilmesi sonucu; araçsal kontrole direnişin kaybolacağı ve tüm heterojenliğin demontaja, yeniden montaja, yatırıma, ve mübadeleye boyun eğdirilebileceği ortak bir dil arayışı sonucu—inşa edilirler.
İletişim bilimlerinde, dünyanın kodlamadaki bir sorununa çevrilmesi, telefon teknolojisinde, bilgisayar tasarımında, silahların konuşlandırılmasında, ya da veri tabanı inşa ve bakımında uygulanan (geribildirim-kontollü) sibernetik sistem teorilerine bakılarak tarif edilebilir. Her bir örnekte, kilit soruların çözümleri bir dil ve kontrol kuramında yatıyor; kilit operasyon enformasyon denen niceliğin akış hızlarını, istikametlerini, ve olasılıklarını belirlemektir. Dünya, enformasyon geçirgenliği anlamında farklılıklar gösteren sınırlar tarafından parsellenmiştir. Enformasyon tam da evrensel çeviriye ve dolayısıyla (etkili iletişim denen) önü kesilmemiş araçsal iktidara izin veren türden nicelenebilir bir öğedir (yani, bir birimdir, birlik tabanıdır). Böylesi bir iktidarın karşılaştığı en büyük tehdit iletişimin kesintiye uğramasıdır. Her sistem arızası stresin bir fonksiyonudur. Bu teknolojinin temelleri askeriyenin operasyon kuramının simgesinde, yani C3I metaforunda yoğunlaştırılabilir.
Modern biyolojilerde, dünyanın bir kodlama sorununa çevrilmesi, moleküler genetik, ekoloji, sosyobiyolojik evrim kuramı, ve immünobiyoloji ile tarif edilebilir. Organizma, genetik kodlama ve okuma [readout] sorunlarına çevrilmiştir. Bir yazı teknolojisi olarak biyoteknoloji, araştırmayı genişçe ölçüde bilgilendirir. Bir anlamda, organizmalar yerlerini, biyotik bileşenlere, yani enformasyon işlem cihazlarının özel türlerine, vererek bilgi nesneleri olarak varolmayı bırakıyorlar. Ekolojideki benzeşik hamleler, ekosistem kavramının tarihi ve faydalılığı incelenerek gözden geçirilebilir. İmmünoloji ve ilişkili tıbbi pratikler, bilgi nesneleri olarak ve bedensel gerçekliğimizin inşaları olarak kodlama ve tanıma sistemlerinin ayrıcalığına dair iyi numunelerdir. Biyoloji burada bir tür kriptografidir. Araştırma da zorunlu olarak bir tür istihbarat etkinliği. İronilerden bolca var. Strese maruz kalmış bir sistem tepetaklak oluyor iletişim süreçleri işlemez oluyor; sistem, benlik ve öteki arasındaki farkı tanıyamaz oluyor. Babun kalpli bebekler, ulusal çapta etik bir şaşkınlık uyandırıyor—insanın katışıksızlığını savunanlar için olduğu kadar hayvan hakları aktivistleri için de bir şaşkınlık bu. Eşcinsel erkekler, Haitili göçmenler ve damardan uyuşturucu kulllanlar, sınır karışıklığını ve ahlaki kirliliği imleyen (bedenin üzerine yazan) feci bir bağışıklık sistemi hastalılığının ayrıcalıklı kurbanlarıdır.
Ama iletişim bilimlerine ve biyolojiye yapılan bu gezintiler seyreltik bir düzeyde kalmıştır; bu bilim ve teknolojilerin, dünyamızın yapısındaki esaslı dönüşümlere işaret ettiği iddiamı destekleyen dünyevi, büyük ölçüde ekonomik bir gerçeklik var. İletişim teknolojileri elektroniğe dayanır. Modern devletler, çokuluslu şirketler, askeri güç, refah devleti teşkilatı, uydu sistemleri, politik süreçler, hayal güçlerimizin imalatı, emek kontrol sistemleri, bedenlerimizin tıbbi inşası, ticari pornografi, uluslararası işbölümü, ve dini evanjelizm sıkı sıkıya elektroniğe dayanır. Mikroelektronik, simulakranın, yani asılları olmayan kopyaların, teknik tabanıdır.
Mikroelektronik; emeğin robotik ile kelime işlemine, cinsiyetin/cinselliğin genetik mühendisliğine ile üremeye dayalı teknolojilere, ve zihnin yapay zekaya ile karar prosedürlerine çevrilmesine aracılık eder. Yeni biyoteknolojiler, insan üremesinden çok daha fazlasını ilgilendiriyor. Maddeleri ve süreçleri yeniden tasarlamaya yarayan güçlü bir mühendislik bilimi olarak biyolojinin, belki de bugün en net şekilde gübreleme, tarım ve enerji alanlarında görüleceği şekliyle endüstri için devrim niteliğinde içerimleri olmuştur. İletişim bilimleri ve biyoloji; makine ve organizma arasındaki farkın adamakıllı bulanıklaştığı, zihin, beden ve aracın çok sıkı fıkı olduğu doğal-teknik bilgi nesnelerinin inşalarıdır. Gündelik yaşamın üretiminin ve yeniden üretiminin ‘çokuluslu’ maddi örgütlenmesi ile kültürün ve hayal gücünün üretiminin ve yeniden üretiminin simgesel örgütlenmesi, eşit ölçüde bu işin içindedir. Altyapı ve üstyapı, özel ve kamusal, ya da maddi ve ideal gibi, sınırları muhafaza eden imgeler hiç bu kadar güçsüz olmamıştı.
Bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileri yoluyla yakınlık içinde yeniden yapılanan kadınların durumlarını adlandırmak için Rachel Goldman’ın bütünleşik devredeki kadınlar imgesini kullandım. Bir teknolojik belirlenimcilikle değil de, insanlar arasındaki yapısal ilişkilere dayanan tarihsel bir sistemle uğraştığımıza işaret etmek için garip ve dolambaçlı bir sözü, ‘bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileri’ni kullandım. Ama bu ifade, bilim ve teknolojinin taze iktidar kaynakları sunduğuna, ve analiz ve politik eylem için taze kaynaklara ihtiyacımız olduğuna da dikkat çekmeli. Yüksek teknoloji üzerinden yürüyen toplumsal ilişkiler içinde köklenmiş olan ırk, cinsiyet ve sınıfa ilişkin yeniden düzenlemelerden bazlıları, sosyalist feminizmi etkili ilerici politikalarla daha ilintili hale getirebilir.
‘EV ÖDEVİ’ EKONOMİSİ
‘Yeni Endüstri Devrimi’, dünya genelinde yeni bir işçi sınıfı üretiyor. Sermayenenin had safhadaki hareketliliği ve yeni ortaya çıkan uluslararası iş bölümü, yeni kolektivitelerin ortaya çıkmasıyla ve bildik gruplaşmaların zayıflamasıyla iç içe geçmiş durumda. Bu gelişmeler ne toplumsal cinsiyet ne de ırk anlamında yansızdır. İleri endüstriyel toplumlardaki erkekler, kalıcı iş kayıpları karşısında yeni yeni savunmasız kaldılar ve kadınlar işerini erkeklerle aynı hızda kaybetmiyorlar. Olay basitçe Üçüncü Dünya ülkelerindeki kadınların özellikle elektronik gibi ihraç ürünleri işleyen sektörlerdeki bilim-tabanlı çokulusluların tercih ettiği iş gücü olmaların ibaret değil. Karşı karşıya olduğumuz, üremeyi, cinselliği, kültürü, tüketimi ve üretimi içeren çok daha sistematik bir resim. Prototipik Silikon Vadisi’nde, pek çok kadının yaşamı elektroniğe dayalı işlerdeki istihdam etrafında yapılanmakta, ve bu kadınların mahrem gerçeklikleri seri heteroseksüel tekeşliliği, çoçuk bakımıyla başa çıkmayı, uzak akrabalardan veya başka pek çok geleneksel cemaat biçiminden uzaklaşmayı, yaşlandıkça yükselen yalnızlık ve had safhadaki ekonomik savunmasızlık ihtimalini içermekte. Silikon Vadisi’ndeki kadınların etnik ve ırksal çeşitliliği; kültür, aile, din, eğitim ve dil alanlarındaki çatışan farklılıkların bir mikrokozmosunu yapılandırıyor.
Richard Gordon bu yeni duruma “ev ödevi ekonomisi” adını veriyor. Her ne kadar elektronik montajla ilişkili olarak ortaya çıkan gerçek anlamdaki ev ödevi fenomenini dahil etse de Gordon, “ev ödevi ekonomisi”nin, çalışmanın genelde, önceden dişil işlere, düpedüz yalnızca kadınlarca yapılan işlere atfedilen özellikleri gösterecek şekilde yeniden yapılanmasının ismi olmasını amaçlamıştır. Erkekler tarafından mı kadınlar tarafından mı icra edildiğine bakılmaksızın, iş, hem düpedüz dişil hem de kadınsılaşmış olarak yeniden tanımlanıyor. Kadınsılaşmış olmak; had safhada savunmasız bırakılmak; demonte edilebilir, yeniden monte edilebilir, yedek iş gücü olarak sömürülebilir olmak demektir; işçidense hizmetçi olarak görülmektir; ücretli işin dahilinde ve haricindeki, sınırlı iş gününün gülünç bir taklidini yapan zaman ayarlamalarına tabi tutulmak; her zaman müstehcen, yersiz ve sekse indirgenebilir olmanın sınırlarında bir varoluş sürdürmek demektir. Becerisizleştirme [deskillking], evvelce ayrıcalıklı olan işçilere yeni yeni uygulanabilen eski bir stratejidir. Gelgelelim, ev ödevi ekonomisi sadece büyük ölçekli becerisizleştirmeye gönderme yapmadığı gibi önceleri beceri gerektiren istihdamdan dışlanan kadın ve erkekler için bile yeni yüksek beceri alanlarının ortaya çıktığını inkar etmez. Bundan ziyade, bu kavram, fabrika, ev ve pazarın yeni bir ölçekte bütünleştiğine ve kadınların yerlerinin hayati olduğuna—ve kadınlar arasındaki farklılıklar için ve muhtelif durumlarda erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerinin anlamları için analiz edilmeleri gerektiğine—işaret eder.
Bir dünya kapitalist örgüt yapısı olarak ev ödevi ekonomisi, yeni teknolojiler tarafından mümkün kılınıyor (bu teknolojiler ev ödevi ekonomisine neden oluyor değil). Çoğunluğu beyaz olan erkeklerin nispeten ayrıcalıklı sendakalılaşmış işlerine yapılan saldırının başarısı, kapsamlı dağılma ve merkezsizleşmeye karşın yeni iletişim teknolojilerinin emeği bütünleştirme ve kontrol etme gücüyle bağlantılıdır. Yeni teknolojilerin sonuçları, hem aile (eril) ücretinin kaybı dolayısıyla (tabii eğer bu beyaz ayrıcalığa hiç erişimleri olabilmişse), hem de ofis işi ve hemşirelikte olduğu gibi sermaye-yoğun hale gelen işlerinin karakteri dolayısıyla kadınlar tarafından hissedilmetedir.
Yeni ekonomik ve teknolojik düzenlemeler, çökmekte olan refah devleti ile buna müteakiben kadınlar üzerinde hem kendileri hem de erkekler, çocuklar ve yaşlılar için gündelik yaşamı idame ettirme yolunda yoğunlaşan taleplerle de ilişkili. Refah devletinin parçalara ayrılması ve sürekli işlerin istisna olduğu ev ödevi ekonomisi sonucu meydana gelmiş olan ve çocukların geçimi için kadınların ücretlerinin erkeklerinkilerce yakalanamayacağı beklentisince idame ettirilen ‘yoksulluğun kadınsılaşması’, acil bir odak noktası haline geldi. Reisin kadın olduğu muhtelif hanelerin nedenleri, ırk, sınıf ya da cinselliğin bir fonksiyonudur, ama bunların artan genelliği pek çok mevzuda kadınların koalisyonu için bir zemindir. Kadınların zoraki annelik statülerinin bir fonksiyonu olarak gündelik yaşamı düzenli olarak idame ettirmeleri pek de yeni değil; yeni olan, geneldeki kapitalist ve ilerleyen şekilde savaş-tabanlı ekonomiyle bütünleşme türüdür. Örneğin, (kıtı kıtına) ücretli ev hizmetinden kaçmayı başarmış ve şu an çoklukla ofis işlerinde ve benzer işlerde çalışan ABD’li siyah kadınlar üzerindeki hususi baskının siyahların, üstelik işsizlikten kaynaklanmayan, devamlı zoraki yoksulluğu için geniş içerimleri var. Üçüncü Dünya’nın endüstriyelleşen alanlarındaki genç kadınlar, toprağa erişim her zamankinden daha sorunluyken kendilerini ailelerinin nakit getiren tek ya da ana ücret kaynağı olarak buluyorlar. Bu gelişmelerin toplumsal cinsiyetle ırkın psikodinamiği ve politikası anlamında büyük sonuçları olmalı.
Milliyetçiliğe, emperyalizme ve çokulusçuluğa bağlı olan ve Jameson’un üç başat estetik dönemi (realizm, modernizm ve postmodernizm) ile ilişkili olan kapitalizmin üç ana aşamasının (ticari/erken endüstriyel, tekelci, çokuluslu) çerçevesi dahilinde, özgül aile biçimlerinin sermaye ve sermayenin politik ve kültürel refakatçileriyle diyalektik olarak ilişkilendiğini ileri süreceğim. Her ne kadar sorunlu ve eşitsiz şekilde yaşansalar da bu ailelerin ideal biçimleri şu şekilde şemalaştırılabilir: (1) kamusal ve özel dikotomisiyle yapılanmış ve ayrı alanlara dair beyaz burjuva ideolojisiyle on dokuzuncu yüzyıl Anglo-Amerikan burjuva feminizminin refakatçisi olduğu ataerkil çekirdek aile; (2) refah devleti ve aile ücreti gibi kurumlarca dolayımlanan (ya da zorla yürürlüğe konan) ve Birinci Dünya Savaşı civarında Greenwich kasabasında temsil edilen radikal versiyonları da dahil olmak üzere afeminist heteroseksüel ideolojilerdeki bir canlanma ile modern aile; (3) kadınların reis olduğu hanelerin oksimoronik yapısı, feminizmlerinin patlaması ve toplumsal cinsiyetin kendisinin paradoksal şekilde yeğinleşmesi ve aşınması ile ev ödevi ekonomisinin ‘aile’si.
Yeni teknolojilerden kaynaklanan dünya genelindeki yapısal işsizliğin izdüşümlerinin ev ödevi ekonomisi resminin bir parçası olduğu bağlam budur işte. Robotik ve ilgili teknolojiler ‘kalkınmış’ ülkelerde erkekleri işsiz bırakıp ‘gelişmekte olan’ Üçüncü Dünya’da erkekler için iş yaratmadaki başarısızlığı körükledikçe, ve otomatikleştirilmiş ofis, iş gücü fazlalığı yaşanan ülkelerde bile norm oldukça, işin kadınsılaşması yeğinleşiyor. Birleşik Devletler’deki siyah kadınlar, uzun zamandır hem siyah erkeklerin yapısal eksik istihdamı (“kadınsılaşması”), hem de ücret ekonomisi içindeki kendi had safhadaki savunmasız konumları ile yüz yüze gelmenin neye benzediğini bilmektedirler. Cinselliğin, üremenin, ailenin ve cemaat yaşamın, ekonomik yapıyla, beyaz ve siyah kadınların durumlarını da farklılaştıran sayısız şekilde iç içe geçtiği artık bir sır değil. Çok daha fazla kadın ve erkek benzer durumlarla uğraşıyor olacağından (işli ya da işsiz) temel yaşam desteği mevzularındaki cinsiyetler ve ırklar arası ittifakları sadece hoş değil, aynı zamanda zorunlu hale gelecektir.
Yeni teknolojilerin açlık ve dünya genelinde geçimlik gıda üretimi üzerinde de derin etkileri var. Rae Lessor Blumberg, kadınların dünyanın geçimlik gıdasının yüzde ellisini ürettiğini tahmin ediyor. Kadınlar genel olarak gıda ve enerji mahsullerinin artan yüksek-teknolojili metalaşmasından faydalandırılmıyorlar, gıda temin etme sorumlulukları azalmadığı için günleri daha da çetinleşiyor, ve üremeyle ilgili durumları daha da karmaşıklaşıyor. Yeşil Devrim teknolojileri, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünü ve toplumsal cinsiyete göre farklılık gösteren göç örüntülerini [pattern] değiştirmek için başka yüksek-teknolojili endüstriyel üretimle etkileşiyorlar.
Yeni teknolojiler, Ros Petchesky’nin analiz ettiği, “özelleştirme” biçimleriyle derinden ilişkiliymiş gibi gözüküyor; bu özelleştirme biçimleri dahilinde, askerileşme, sağcı aile ideolojileri ve politikaları ile şirket mülkiyetinin yeğinleşen şekilde özel mülkiyet olarak tanımlanması sinerjik bir etkileşime giriyorlar. Herkes için “kamusal yaşam”ın kökünün kazınmasının temelinde yeni iletişim teknolojileri var. Bu durum, kültürel ve ekonomik anlamda başta kadınlar olmak üzere pek çok insanın zararına, kalıcı ve yüksek teknolojili bir askeri düzenin türemesini kolaylaştırıyor. Video oyunları ve son derece minyatürleştirilmiş televizyonlar, “özel yaşam”ın modern biçimlerinin üretilmesinde hayati gözüküyorlar. Video oyun kültürü ciddi şekilde bireysel rekabete ve dünyadışı savaşa yönelimli. Burada yüksek teknolojili, cinsil hayal güçleri üretilmekte, gezegenin yok edilmesini ve bunun sonuçlarından bilim kurgusal bir kaçışı temaşa edebilecek hayal güçleri. Hayal güçlerimizden daha fazlası askerileştirilmiş durumda; ve elektronik ve nükleer savaşın öteki gerçekliklerinden de kaçılamaz.
Yeni teknolojiler, hem cinselliğin hem de üremenin toplumsal ilişkilerini etkiliyorlar ve bu etki hep aynı şekillerde gerçekleşmiyor. Cinsellikle araçsallığın, bedeni kişisel tatmini ve faydayı azamileştiren bir tür makine olarak gören yaklaşımların yakın bağları, genetik bir işlence üzerine vurgu yapan ve eril ve dişil cinsiyet rollerinin tahakkümünün kaçınılmaz diyalektiğini açıklayan sosyobiyolojik köken öykülerinde güzelce betimlenirler. Bu sosyobiyolojik öyküler, bedenin biyotik bir bileşen ya da sibernetik bir iletişim sistemi olduğu yüksek teknolojik bir görüşe dayanıyor. Üreme koşullarındaki dönüşümlerden biri de kadınların bedenlerinin ‘görselleştirme’ye ve ‘müdahale’ye yeni yeni geçirgenlik kazanan sınırlara sahip olduğu tıbbi dönüşümdür. Tabii ki, tıbbi yorumbilimde bedensel sınırların yorumunu kimin kontrol ettiği büyük bir feminst mevzu. Spekülom , 1970’lerde kadınların bedenleri üstünde hak talep etmelerinin ikonu olarak hizmet vermişti; bu elişi alet, siborg üreme pratikleri dahilinde gerçekliğin müzakere edilmesi için ihtiyacını duyduğumuz beden politikalarını ifade etmekte yetersiz. Özyeterlilik yeterli değildir. Görselleştirme teknolojileri, önemli bir kültürel pratik olan kamerayla avlanmayı ve fotografik bilincin derinlemesine yırtıcı doğasını hatırlatıyor. Cinsiyet, cinsellik, ve üreme, kişisel ve toplumsal olasılığa dair hayal güçlerimizi yapılandıran yüksek teknolojili mit sistemlerinin merkezi aktörleridir.
Yeni teknolojilerin toplumsal ilişkilerinin bir başka kritik veçhesi, beklentilerin, kültürün, çalışmanın ve üremenin bilimsel ve teknik iş gücü için yeniden formülleştirilmesidir. Büyük bir toplumsal ve politik tehlike de, tüm etnik gruplardan kadın ve erkek kitlelerinin, ama özellikle beyaz sayılmayan kimselerin, bir ev ödevi ekonomisine hapsolduğu, muhtelif çeşitlerde cehaletle genel bir ihtiyaç fazlalığının ve iktidarsızlığın görüldüğü, eğlenceden gözetim ve yitime uzanan yüksek teknolojili baskı araçları tarafından kontrol edilen çift doruklu [bimodal] bir toplumsal yapının oluşmasıdır. Yeterli bir sosyalist-feminist politika, ayrıcalıklı meslek kategorilerindeki, özellikle de bilimsel-teknik söylemleri, süreçleri, ve nesneleri inşa eden bilim ve teknolojinin üretimindeki kadınlara hitap etmelidir.
Bu mevzu, feminist bir bilimin olasılığının soruşturulmasının sadece bir veçhesidir, ama yine de önemlidir. Bilim yapan yeni grupların, bilginin, hayal gücünün ve pratiğin üretiminde ne tür bir kurucu rolleri olabilir? Bu gruplar, ilerici toplumsal ve politik hareketlerle nasıl ittifaka sokulabilir? Bizleri ayıran bilimsel-teknik hiyerarşilerin üzerinden kadınları birbirlerine bağlayacak ne tür bir politik sorumluluk inşa edilebilir? Bilim tesislerini dönüştürme çabasındaki askeriye-karşıtı eylem gruplarıyla ittifak içinde olan feminist bilim/teknoloji politikaları geliştirme yolları olabilir mi? Yüksek teknoloji kovboyları da dahil Silikon Vadisi’ndeki pek çok bilim ve teknik işçisi, askeri bilim üzerine çalışmak istemiyorlar. Beyaz sayılmayan kadınlar da dahil olmak üzere kadınların sayılarının giderek arttığı profesyonel orta sınıf arasında bu kişisel tercihlerin ve kültürel eğilimlerin ilerici politikalarla kaynaklanma olasılığı var mıdır?
BÜTÜNLEŞİK DEVREDEKİ KADINLAR
Kadınların gelişmiş endüstriyel toplumlardaki, kısmen bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileri üzerinden yeniden yapılandırılan tarihsel konumlarının durumunu özetlememe izin verin. Eğer kadınların yaşamlarını ideolojik olarak—işçi sınıfı yaşamının fabrika ile ev, burjuva yaşamının pazar ile ev, ve toplumsal cinsiyet varoluşunun kişisel ve politik diyarlara bölünmesine dair imgelerin akla getirdiği—kamusal ve özel alanların ayrımı üzerinden nitelendirmek bir zamanlar mümkün olmuşsa bile, şu an bu, dikotomilerin iki tarafındaki terimlerin pratikte ve kuramda nasıl birbirlerini inşa ettiklerini göstermek için bile tümden yanıltıcı bir ideolojidir. Ben, mekanlarla kimliklerin bolluğunu ve kişisel bedendeki ve politik topluluktaki [body politic] sınırların geçirgenliğini öne süren ağsı bir ideolojik imgeyi tercih ederim. “Ağ oluşturmak” [networking], hem feminist bir pratikte hem de bir çokuluslu şirket stratejisidir—(ağ) örmekse muhalif siborglar içindir.
Enformatiğin tahakkümü sadece, en savunmasız olanlar için geçim şebekelerinin ortak başarısızlığıyla beraber, güvencesizliğin ve kültürel fakirleşmenin muazzam bir yeğinleşmesi olarak nitelendirilebilir. Bu resmin büyük kısmı bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileriyle iç içe geçmiş olduğundan bilim ve teknolojiye hitap eden sosyalist-feminist bir politikanın aciliyeti açıktır. Şu an yapılmakta olan çok şey var ve politik çalışma zeminleri oldukça verimli. Örneğin, SEIU’nun 925. Bölgesi gibi, ücretli işteki kadınlar için kolektif bir mücadele biçimi geliştirme çabalarının hepimiz için yüksek bir önceliği olmalı. Bu çabalar, emek süreçlerinin teknik yeniden yapılandırılmasına ve işçi sınıflarının yeniden biçimlenmesine derin bir şekilde bağlıdır. Bu çabalar, cemaat, cinselik ve aile gibi, büyük ölçüde beyaz erkeklerden oluşan endüstriyel sendikalarda hiçbir zaman ayrıcalıklı olmamış mevzuları içeren daha kapsamlı bir işçi örgütlenmesi türünü anlamamızı da sağlıyor.
Bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileriyle ilişkili yapısal yeniden düzenlemeler kuvvetli bir çelişik duygululuk uyandırıyor. Ancak, yirminci yüzyıl sonu kadınlarının, çalışmanın, kültürün, bilgi üretiminin, cinselliğin ve üremenin bütün vehçeleriyle olan ilişkilerinin içerimleri karşısında nihai bir üzüntüye kapılmak zorunda değiliz. Harika sebeplerden ötürü çoğu Marksizmin en iyi gördüğü şey tahakküm oluyor ve çoğu Marksizm neyin sadece yanlış bilinç gibi gözükebileceğini ve geç kapitalizmde insanların nasıl kendi tahakkümlerinin suç ortakları olabileceklerini anlamakta sıkıntı yaşıyor. Kaybolan şeyin, belki de özellikle kadınların bakış açısından kaybolan şeyin, halihazırdaki ihlaller karşısında nostaljik şekilde doğallaştırılan, çoğu zaman öldürücü zulüm biçimleri olduğunu hatırlamak hayatidir. Yüksek teknoloji ile dolayımlanan sekteye uğramış birliklere yönelik çelişik duygululuk, bilinci, ‘sağlam bir politik epistemolojiyi temellendiren açık görüşlü bir eleştiri’ye karşı ‘manipüle edilmiş yanlış bilinç’ gibi kategorileri ayırmayı değil, ortaya çıkan hazların, deneyimlerin, ve oyunun kurallarını değiştirecek ciddi bir potansiyele sahip iktidarların ustaca bir incelikle anlaşılmasını gerektiriyor.
Sosyalist-feminist analizin temel birimleri çok yönlü dönüşümler yaşadığından, ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıf üzerinden yeni birlik türleri için ortaya çıkan zeminlere umut bağlamak için nedenler var. Dünya genelinde bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkileriyle bağlantılı olarak deneyimlenen güçlükler çok ciddi şekilde yeğinleşmiş durumda. Ama insanların ne deneyimledikleri saydam bir netlikte değil, ve etkili deneyim kuramlarını kolektif şekilde bina edecek, yeterli ölçüde incelikli bağlantılardan yoksunuz. Halihazırdaki, ‘bizim’ deneyimimizi netleştirme çabaları—Marksist, psikanalitik, feminist, antropolojik—gelişmelerinin daha başındalar.
Tarihsel konumum sonucu oluşan garip perspektifin farkındayım—İrlandalı Katolik bir kız için biyoloji doktorası, Sputnik’in ABD’nin ulusal bilim-eğitim politikası üzerindeki etkisiyle mümkün olmuştu. Benim de en az kadın hareketleri kadar İkinci Dünya Savaşı sonrası silahlanma yarışı ve Soğuk Savaş tarafından inşa edilen bir bedenim ve zihnim var. Sadık Amerikalı teknokratlar yetiştirmek için tasarlanmış ama aynı zamanda çok sayıda muhalif de yetiştirmiş olan politikaların çelişik etkileri üzerine odaklanmakta, umutlanmak için, halihazırdaki bozgunlar üzerine odaklanmaktan daha fazla neden var.
Feminist bakış açılarının daimi kısmiliğinin, politik örgütlenme ve katılım biçimlerine dair beklentilerimiz için sonuçları var. İyi iş görmek için bir bütünlüğe ihtiyacımız yok. Feminizmin ortak bir dil hayali, bütün kusursuz şekilde doğru bir dil hayalleri gibi, yani deneyimin kusursuz şekilde aslına uygun isimlendirilmesi hayalleri gibi tümleyici ve emperyalisttir. Bu anlamda, diyalektik de çelişkileri çözmeyi arzulayan bir hayal dilidir. Belki, ironik şekilde, hayvanlar ve makinelerle kaynaşımlarımızdan nasıl Batılı logosun cisimleşmiş hali olan İnsanoğlu olunmayacağını öğrenebiliriz. Bilim ve teknolojinin toplumsal ilişkilerinin kaçınılmaz hale getirdiği bu kudretli ve tabu kaynaşımlardan alınacak haz açısından bakıldığında, feminist bir bilim hakikaten olabilir.
SİBORGLAR: BİR POLİTİK KİMLİK MİTİ
Yirminci yüzyıl sonu politik hayal güçlerini canlandırabilecek, kimlik ve sınırlar hakkındaki bir mitle sonlandırmak istiyorum. Bu öyküde, Joanna Russ, Samuel R. Delany, John Varley, James Tiptree, Jr., Octavia Butler, Monique Wittig ve Vonda McIntyre gibi yazarlara çok şey borçluyum. Bunlar, yüksek-teknoloji dünyalarında cisimlenmenin ne demek olduğunu keşfe çıkan öykü-anlatıcılarımızdır. Onlar siborg kuramcılarıdır. Beden imgeliğinin [body imagery] dünya görüşümüze, ve dolayısıyla politik dilimize nasıl bir temel teşkil ettiğini fark etmemize yardımcı olduğu için, bedensel sınırların ve toplumsal düzenin nasıl kavrandığını keşfe çıkan antropolog Mary Douglas’ın da hakkını teslim etmek gerek. Luce Irigaray ve Monique Wittig gibi Fransız feministler de, bütün farklılıklarına rağmen, bedeni nasıl yazacaklarını; erotizmi, kozmolojiyi ve politikayı, cisimlenme imgeliğinden, ve özellikle Wittig için, bedenlerin parçalanma ve yeniden oluşum imgeliğinden, nasıl öreceklerini biliyorlar.
Susan Griffin, Audre Lorde, Adrienne Rich gibi Amerikalı radikal feministler politik hayal güçlerimizi derinden etkilediler—ve belki bir taraftan da dost bir beden ve politik bir dil olarak neye müsaade edildiğini de epeyce kısıtladılar. Organik olan üzerinde, onu teknolojik olanın karşısına koyarak ısrar ediyorlar. Ama simgesel sistemleri ve organisizmlerle dolup taşan efofeminizm ve feminist paganizmin ilişkili konumları, Sandoval’ın sözcükleriyle sadece yirminci yüzyılın sonlarına uyan muhalif ideolojiler olarak anlaşılabilirler. Makinelerle ve geç kapitalizmin bilinciyle hiç alakası olmayan birini basitçe şaşkına çevirirlerdi. Bu anlamda onlar da siborg dünyasının bir parçası. Ama aynı zamanda organizma ve makine arasındaki gibi Batılı benliği yapılandıran temiz ayrımların çöküşündeki bünyevi olasıkları alenen kucaklayan feministler için büyük zenginlikler de var. Tahakküm matrislerini kıran ve yeni geometrik olasılıklar açan bu çöküşlerin eş zamanlılığıdır. Kişisel ve politik ‘teknolojik’ kirlilikten neler öğrenilebilir? Faydalı olabilicek bir siborg mitinin inşa edilmesi konusunda sağlayabilecekleri içgörü dolayısıyla birbiriyle örtüşen iki metin grubuna kısaca bakacağım: beyaz sayılmayan kadınların ve ucube benliklerin feminist bilim kurgudaki inşaları.
Daha önce ‘beyaz sayılmayan kadınlar’ın bir siborg kimliği, yani yabancılık kimliklerinin kaynaşımlarından sentezlenmiş kudretli bir öznellik olarak alınabileceğini öne sürmüştüm. Bu potansiyelin haritasını çıkaran maddi ve kültürel şebekeler var, Audre Lorde bu tonu Sister Outsider’ının başlığıyla yakalıyor. Benim politik mitimde, Sister Outsider, dişil ve kadınsılamış olan ABD’li işçilerin, dayanışmalarını köstekleyen, güvenliklerini tehdit eden düşman olarak görmeleri beklenen dışarıdan gelmiş kadındır. İçerde, Birleşik Devletler sınırları dahilinde, Sister Outsider, aynı endüstrilerdeki bölünme, rekabet ve sömürü için manipüle edilen kadınların ırkları ve etnik kimliklerinin kucağındaki bir potansiyeldir. ‘Beyaz sayılmayan kadınlar’ bilim-tabanlı endüstrilerin tercih ettiği iş gücüdür; dünya çapındaki cinsel pazar, emek pazarı ve üreme politikaları, bu gerçek kadınlar için çok çeşitli ve değişen şekillerde gündelik yaşamın birer parçası oluyorlar. Seks endüstrisinde ve elektronik montajlamada çalıştırılan Koreli genç kadınlar daha lisede işe alınıyor ve bütünleşik devre için eğitiliyorlar. Özellikle İngilizce’deki okuryazarlık, çokuluslular için bu denli cazip olan ‘ucuz’ kadın emeğinin ayırdedici özelliğidir.
Şarkiyatçı ‘sözlü ilkel’ steryotiplerinin tersine, okuryazarlık beyaz sayılmayan kadınların özel bir işaretidir; ABD’li siyah kadınlar kadar erkeklerce de okumayı ve yazmayı öğrenmek ve öğretmek için ölümü gözme almakla geçen bir tarih boyunca edinilmiş bir işaret. Yazmanın sömürgeleştirilmiş gruplar için özel bir anlamı olagelmiştir. Yazının; sözlü ve yazılı kültürler, ilkel ve uygar zihniyetler arasındaki ayrıma dair Batılı mit için, ve son zamanlarda, Batı’nın fallogosantrizmine, tektanrılı, fallik, yetkili ve tekil sözcüğe, biricik ve kusursuz ada tapınmasına saldırmasıyla bu ayrımı aşınmaya uğratan ‘postmodernist’ kuramlar için hayati önemi olmuştur. Yazı yazmanın anlamı üzerine dönen savaşımlar günümüzdeki ana politik mücadele biçimlerinden biridir. Yazı yazma oyununu serbest bırakmak feci halde ciddi bir iş. ABD’li beyaz sayılmayan kadınların şiirleri ve öyküleri tekrar tekrar, yazı yazmak ve anlamlandırma iktidarına erişim hakkındalar; ama bu defa bu iktidar ne fallik olmalıdır ne de masum. Siborg yazısı [cyborg writing] Düşüş’e dair, dilden, yazıdan, İnsanoğlu’ndan önceki bir bir-varmış-bir-yokmuş tamlığını hayal etmeye dair olmamalı. Siborg yazısı hayatta kalma gücüne dairdir; asli/kökensel masumiyete değil, onları öteki olarak imleyen dünyayı imlemeye yarayacak aletleri ele geçirmeye dayanarak hayatta kalma gücüne dairdir.
Bu aletler çoğu zaman öykülerdir, yeniden anlatılan öyküler, doğallaştırılmış kimliklerin hiyerarşik ikiliklerini tersine çeviren ve yerinden eden versiyonlar. Siborg yazarları köken öykülerini yeniden anlatarak, Batı kültürünün merkezi köken mitlerini altüst ediyorlar. Hepimiz, kıyamette tamamlanma/gerçekleşme özlemleriyle bu köken mitleri tarafından sömürgeleştirildik. Feminist siborgları fallosantrik köken öyküleri, son zamanlarda bedenlerimizi C3I şebekesi üzerindeki kod sorunları olarak metinselleştiren teknolojilerin—dünyayı yazan teknolojilerin, biyoteknoloji ile mikroeloktroniğin—içine yerleştirilmiştir. Feminist siborg öykülerinin, komut ve kontolü altüst etmek için iletişim ve istihbaratı yeniden kodlama gibi bir görevleri vardır.
Kelimenin gerçek ve mecazi anlamlarıyla, dil politikaları beyaz sayılmayan kadınların mücadelerinin istila etmiş durumda; ve dil üzerine olan öykülerin ABD’li beyaz sayılmayan kadınların zengin çağdaş yazınının içinde özel bir iktidarı var. Örneğin, yeni dünyanın metis ‘piç’ ırkının annesi, dillerin efendisi, ve Cortes’in metresi olan yerli kadın Malinche’nin öyküsünün yeniden anlatılması, Chicana kimliğinin inşa edilmesi için özel bir anlam taşıyor. Loving in the War Years’ta Cherrie Moraga, asli/kökensel dile hiç sahip olunmadığı, kökene dair öykünün hiç anlatılmadığı, kültür bahçesindeki meşru heteroseksüelliğin ahenginde barınılmadığı, ve dolayısıyla kimliğin bir mite ya da masumeyetten düşüşe ve—anne veya baba üzerinden—doğal ad hakkına dayandırılamadığı hallerdeki kimlik temalarını keşfe çıkıyor. Moraga’nın yazısı, muhteşem okuryazarlığı, şiirlerinde Malinche’nin fatih’in diline hakim olmasıyla aynı tür bir ihlal—hayatta kalmayı olanaklı kılan bir ihlal, gayrimeşru bir üretim—olarak sunuluyor. Moraga’nın dili ‘bütün’ değildir; bilinçli olarak uç uca tutturulmuş bir İngilizce-İspanyolca (her ikisi de fatih’in dili) kimerasıdır. Ama tam da bu ihlalden önceki asli/kökensel bir dil iddiası olmayan kimeravari ucube, erotik, ehil, kudretli beyaz sayılmayan kadın kimliklerini işleyebilir. Sister Outsider’ın doğal dünyada hayatta kalma olasılığına göz kırpmasının sebebi masum olması değil, sınırlarda yaşabilmesi, kurucu asli/kökensel tamlık miti olmadan yazabilmesidir; İnsanoğlu’nun, oğlunun temellük döngüsünden en Son’da kurtulmuş, masum ve kadir-i mutlak Anne olduğunu hayal ettiği ölümcül bir ‘bir’liğe kaçınılmaz şekilde nihai olarak döndüren kıyametin mitidir bu. Yazı, Moraga’nın bedenini imliyor ve Anglo babanın imlenmemiş kategorsine ya da hiç (öyle) olmamış bir annenin ‘asli/kökensel cehaleti’ne dair şarkiyatçı mite geçme olasılığına karşı onu beyaz sayılmayan bir kadının bedeni olarak olumluyor. Malince burada bir anneydi, yasak meyve yemesinden önceki Havva değil. Yazı, Sister Outsider’ı olumluyor, fallogosantrik İnsanlık Ailesi’nin ihtiyaç duyduğu Yazıya-Düşüşten-önceki-Kadın’ı değil.
Yazı (yazmak), en başta siborgların, yirminci yüzyıl sonlarının hakkedilmiş yüzeylerinin, teknolojisidir. Siborg politikası dil uğruna ve kusursuz iletişime karşı, fallogosantirizmin merkezi dogmasına, yani tüm anlamı kusursuz şekilde çeviren tek bir koda karşı verilen mücadeledir. Bu yüzden siborg politikaları, hayvan ve makinenin gayrimeşru kaynaşımlarından haz alarak gürültü üzerinde ısrar eder ve kirliliği savunur. Bunlar, Erkek ile Kadın’ı böylesine sorunlu haline getiren eşleşmelerdir, dili ve toplumsal cinsiyeti yarattığı düşünülen kuvvet olan arzunun yapısını altüst ederler ve böylece ‘Batı’ kimliğinin, doğa ile kültürün, ayna ile gözün, köle ile efendinin, beden ile zihnin üreme yapısını ve kiplerini de altüst etmiş olurlar. ‘Biz’ aslen siborg olmayı seçmedik, ama zaten seçim, ‘metinler’in daha genel replikasyonlarından önce bireylerin üreyişini hayal eden liberal bir politikaya ve epistemolojiyi temellendirir.
Politikalarımızı bütün diğer tahamkümleri, tüm namusu kirletilmişlerin masumiyetini, doğaya daha yakın olanların zeminini kendine dahil eden ayrıcalıklı ezilmişlik konumumuz üzerinden temellendirme ihtiyacından azad olduğumuzda, yani siborgların perspektivinden baktığımızda, güçlü olasılıklar görebililiriz. Feminizmler ve Marksizmler, devrimci özneyi bir ezilmişlik hiyerarşisinin ve/veya ahlaki üstünlük, masumiyet ve doğaya daha fazla yakınlığa dair gizil bir konum perspektifinden inşa etmeyi buyuran Batılı epistemolojiler üzerinde karaya oturmuş durumdalar. Ortak bir dile dair ya da saldırgan ‘eril’ ayrılmadan korunma vaadeden asli/kökensel ortakyaşama dair asli/kökensel bir hayal elimizde mevcut olmayınca, ama nihai anlamda ayrıcalıklı bir okuması ya da kurtuluş tarihi olmayan bir metnin oyuna yazılmışken, ‘kendini’ tümden dünyaya dahil olmuş hissetmek, bizi, politikalarımızı özdeşleşme, öncü parti, katışıksızlık ve annelik üzerine tesis etme gereğinden kurtarır. Piç ırk kimlikten arınmış olarak, marjinlerin iktidarı ve Malince gibi bir annenin önemini öğretebilir. Beyaz sayılmayan kadınlar onu eril korkunun kötücül annesinden hayatta kalmayı öğreten aslen okuryazar anneye dönüştürdüler.
Bu sadece edebi yapımbozum değildir, aynı zamanda bilinç eşiğiyle alakalı bir dönüşümdür de. Asli/kökensel masumiyetle başlayan ve bütünlüğe dönmeyi el üstünde tutan her öykü, yaşam dramasının bireyleşim, ayrılma, benliğin doğuşu, özerkliğin trajedisi, yazıya düşüş, yabancılaşma olduğunu, yani Öteki’nin böğründeki imgesel tehir ile körüklenen savaş olduğunu, hayal eder. Bu olay örgüleri, bir üreme politikası tarafından—kusurlardan arınmış halde yeniden doğum, yetkinlik, soyutlama tarafından—yönetiliyor. Bu olay örgüleri kadınlar ya daha iyi ya daha kötü olarak hayal ediliyorlar, ama hepsi kadınların daha az benlikleri, daha zayıf bireyleşimleri, sözlü olanla, Anneyle daha fazla kaynaşımları, ve eril özerklik içinde kaybedecek daha az şeyi olduğunda uzlaşıyor. Ancak eril özerklik içinde kaybedecek daha az şeye sahip olmaya giden başka bir rota daha var, Kadın’dan, İlkel’den, Sıfır’dan, Ayna Evresi ve imgeselinden geçmeyen bir rota. Bu rota, kadınlardan ve gerçek bir yaşamı olması amacıyla mağdurlaştırılmanın ideolojik kaynaklarını reddeden şimdiki-zamandaki—Kadın’dan doğma olmayan—gayrimeşru siborglardan geçer. Bu siborglar; ‘batılı’ bir yorumcu kaç defa daha ‘Batılı’ teknolojiyle, yazıyla icabına bakılmış bir başka ilkel, bir başka organik grubun hüzünlü kayboluşu üzerine sözler sarfederse etsin, son sözü edip kaybolmayı reddeden kimselerdir. Bu gerçek-yaşam siborgları (örneğin, Aihwa Ong’un tarif ettiği, Japon ve ABD’li elektronik firmalarındaki Güney Asyalı köylü kadın işçiler) etkin şekilde kendi bedenlerinin ve toplumlarının metinlerini yeniden yazıyorlar. Bu okumalar oyunu, hayatta kalmadır üzerine dönmektedir.
Tekrarlamak gerekirse, belli ikilikler, Batı geleneğinde kalıcı olmuştur; bunlar, kadınların, beyaz sayılmayan kimselerin, doğanın, işçilerin, hayvanların, kısacası ötekiler olarak inşa edilip görevi benliği aynalamak olan her şeyin tahakküm altına alınma mantık ve pratikleri anlamında dizgesel olagelmiştir. Bu rahatsız edici ikiliklerin önde gidenleri arasında benlik/öteki, zihin/beden, kültür/doğa, erkek/dişi, uygar/ilkel, gerçeklik/görüntü, bütün/parça, fail/kaynak, yaratan/yaratılan, etken/edilgen, doğru/yanlış, hakikat/yanılsama, tam/kısmi, Tanrı/insan bulunmaktadır. Benlik, tahakküm altına alınmamış olan ve bunu ötekinin hizmeti sayesinde bilen Bir’idir; öteki, geleceği tutan ve bunu benliğe özerklik yalanını veren tahakkümün deneyimi sayesinde bilen biridir. Bir(i) olmak özerk olmak, muktedir olmak, Tanrı olmaktır; ama Bir(i) olmak bir yanılsama olmak, ve böylece ötekiyle bir kıyamet diyalektiğine sürüklenmiş olmaktır. Lakin öteki olmak, net sınırlar olmaksızın çoğul, yıpranmış, tözsüz olmaktır. Bir çok azdır, ama iki de çok fazla.
Yüksek-teknoloji kültürü bu ikiliklere şaşırtıcı şekillerde meydan okuyor. İnsan ve makine arasındaki ilişkide kimin yarattığı, kimin yaratıldığı net değil. Kodlama pratiklerinde ayrışan makinelerde neyin zihin neyin beden olduğu da net değil. Kendimizi hem biçimsel söylem (örneğin, biyoloji) hem de gündelik pratik (örneğin, bütünleşik devrede içindeki ev ödevi ekonomisi) içinde bildiğimiz sürece, kendimizi siborg, melez, mozaik ve kimera olarak buluruz. Biyolojik organizmalar biyotik sistemler, yani başkaları gibi iletişim aygıtları oldular. Makine ile organizmaya, teknik olan ile organik olana dair biçimsel bilgimiz dahilinde temel, ontolojik bir ayrılma yoktur.
Bir sonuç da aletlerimizle bağlantılılık hissimizin artmasıdır. Pek çok bilgisayar kullanıcısının yaşadığı trans hali, bilim kurgu filmlerine ve kültürel şakalara malzeme olmuştur. Belki de belden aşağısı felçliler ve diğer ciddi şekilde engelli insanlar, öteki iletişim aygıtlarıyla karmaşık melezleşme deneyimlerini en yoğun şekilde yaşabilirler (ve bazen de yaşıyorlar). Anne McCaffrey The Ship Who Sang’de, ciddi şekilde engelli bir çocuğun doğumundan sonra oluşturulmuş, bir kızın beyniyle karmaşık bir makinenin melezi olan bir siborgun bilincini keşfe çıktı. Toplumsal cinsiyet, cinsellik, cisimlenme, beceri: hepsi öykü içinde yeniden kuruldular. Bedenlerimiz neden derilerimizle sınırlanmak, ya da en iyi ihtimalle derinin altında kalanları kapsamak zorunda olsun? On yedinci yüzyıldan bugüne, makinelere hayat verilebilirdi—yeter ki hayaletvari ruhlar onları konuşturabilsin veya hareket ettirebilsin ya da düzenli gelişimleri ve zihinsel kapasitelerini izah edebilsin. Veya organizmalar makineleştirilebilirdi—yeter ki zihin için bir kaynak olarak kavranmış olan bedene indirgenebilsin. Bu makine/organizma ilişkileri eskidi, artık gereksizler. Bizim için, hayal gücü ve başka pratiklerde, makineler protez aygıtlar, yakın bileşenler, dost benlikler olabilirler. Geçirimsiz bütünlük vermek için organik holizme, tam kadına ve onun feminist çeşitlemelerine (mutanlarına?) ihtiyacımız yok. Bu noktayı sonlandırmak için ikinci metin grubumdaki, feminist bilim kurgudaki siborg ucubelerinin mantığının oldukça kısmi bir okumasını yapmama izin verin.
Feminist bilim kurguyu mesken tutan siborglar, erkeğin ya da kadının, insanın, mamulün, bir ırkın üyesinin, bireysel kimliğin, ya da bedenin statülerini çok sorunlu hale getiriyorlar. Katie King, bu kurmacaları okurken alınan hazzın nasıl büyük ölçüde özdeşleşmeye dayanmadığına açıklık getiriyor. James Joyce veya Virginia Woolf gibi modernist yazarları ürkmeden karşılayıp Joanna Russ ile ilk defa yüz yüze gelen öğrenciler, karakterlerin, kahramanca macera, coşkun erotizm ve ciddi politika dileğini yerine getirirken okuyucunun masum bütünlük arayışına karşı çıktığı The Adventures of Alyx ya da The Female Man ile ne yapacaklarını bilmiyorlar. The Female Man, bir genotipin dört versiyonun öyküsüdür; bunların hepsi bir araya geliyor, ama bir arada alındıklarında bile bir bütün etmiyorlar, şiddetli ahlaki edimin açmazlarını çözmüyorlar, ya da giderek büyüyen cinsiyet skandalını ortadan kaldırmıyorlar. Samuel R. Delany’nin feminist bilim kurgusu, özellikle Tales of Nevérÿon, neolitik devrimi yeniden yapıp inanılırlıklarını altüst etmek için Batı uygarlığını kuran hamleleri yeniden oynuyor. ‘Hakiki’ cinsiyeti açığa çıkana kadar kurmacası özellikle erkeksi bulunan James Tiptree, Jr., nesil keşiklemesi [alternation of generations] ya da eril kuluçka keseleri ve eril bakım gibi memeli-olmayan teknolojilere dayalı üreme masalları anlatıyor. John Varley, yüzeyi üzerinde siborg-sonrası ortakyaşamlarının inanılmaz bir şekilde ürediği, çılgın bir tanrıça-gezegen-düzenbaz-yaşlı kadın-teknolojik aygıt olan Gaea’nın feminist keşfinde en üst mertebeden bir siborg inşa eder. Octavia Butler da, dönüştürücü güçlerini rakibinin genetik manipülasyonlarıyla kapıştıran Afrikalı bir kadın büyücü hakkında (Wild Seed), modern bir ABD’li siyah kadının, beyaz sahibine-atasına karşı hareketlerinin kendi doğum olasılığını belirlediği köleliğe zamanda geri gitmesi hakkında (Kindred), ve düşmanı kendisi olarak belleyen evlatlık bir çapraz-tür çoçuğunun kimliği ve cemaatine dair gayrimeşru içgörüler hakkında (Survivor) yazmakta.
Sınır ihlalleri anlamında özellikle zengin olması dolayısıyla Vonda McIntyre’ın Superluminal’ı, cisimlenmenin ve feminist yazının hazlarını ve politikalarını yeniden tanımlamamıza yardım eden umut verici ve tehlikeli ucubelerin bu budanmış kataloğunu sonlandırabilir. Hiçbir karakterin ‘basitçe’ insan olmadığı bir kurmacada, insan statüsü alabildiğine sorunludur. Üzerinde genetik olarak değişiklik yapılmış dalgıç Orca, katil balinalarla konuşabilmekte ve derin okyanus koşullarında hayatta kalabilmektedir. Ama o pilot olup uzayı keşfe çıkmayı arzular, ki bu dalgıçlarla ve su memelileriyle olan akrabalığını tehlikeye sokacak şekilde bedenine biyonik madde yerleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Yeni bir gelişim kodu taşıyan virüs vektörleriyle, transplantasyon cerrahisiyle, mikroelektronik cihazların vücuda yerleştirilmesiyle, benzeşik çiftlerle, ve başka yollarla dönüşümler etkilenmektedir. Laenea, vücuduna dışardan kalp yerleştirilmesini ve ışık hızını aşan hızlarda hareket halindeyken hayatta kalmasına izin veren bir sürü başka tahrifatı da kabul ederek pilot olur. Radu Dracul, dünya dışındaki gezegenindeki bir virüsün yol açtığı vebadan sağ salim kurtulur ve tüm türünün mekan algısının sınırlarını değiştiren bir zaman duyusu kazanır. Tüm karakterler, dilin limitlerini, iletişim deneyiminin hayalini ve çok yönlü dönüşümlere ve bağlantılara sahne olan bu dünyada bile ihtiyacı duyulan sınırlılık, kısmilik ve samimiyeti keşfe çıkarlar.
Ucubeler, Batılı hayal güçlerinde cemaatin limitlerini tanımlamıştır hep. Evliliği sekteye uğratmaları ve savaşçının hayvansallık ve kadınla birlikteliği sonucu yarattıkları sınır kirlilikleri üzerinden Antik Yunan’ın Centaurlar’ı ve Amazonlar’ı, Yunanlı erkeğin merkezlenmiş polisinin limitlerini tayin ettiler. Söylemi—hepsi modern kimliğin tesisi için can alıcı olan—doğal ve doğaüstü, tıbbi ve yasal, alametler ve illetler üzerine temellendiren erken modern Fransa’da, yapışık ikizler ve hermafroditler insan malzemesinin karışıklığa uğramış halleriydi. Maymunlarla kuyruksuz maymunların [ape] evrimsel ve davranışsal bilimleri, yirminci yüzyılın sonlarındaki endüstriyel kimliklerin çoklu sınırlarını imlediler. Feminist bilim kurgudaki siborg ucubeleri ise, Erkek ve Kadın’ın sıradan kurmacalarının önerdiğinden oldukça farklı politik olasılıkları ve limitleri tanımlamaktalar.
Siborg imgeliğini ciddiye almanın muhtelif sonuçları var ve ciddiye almanın tek yolu siborg imgeliğini düşmanımız olarak görmek değil. Bizim bedenlerimiz, kendimiz; bedenler iktidarın ve kimliğin haritalarıdır. Siborglar da istisna değil. Siborg bedeni masum değildir; bir bahçede doğmadı; üniter kimlik arayışında değil ve dolayısıyla sonu olmayan (ya da dünyanın sonuna kadar sonu olmayan) antagonistik ikilikler üretmez; ironiyi verili alır. Bir çok az ama iki de sadece bir olasılık. Beceriden, makine becerisinden alınan yoğun haz bir günah olmaktan çıkıyor ve cisimlenmenin bir veçhesi oluyor. Makine canlandırılacak, tapınılacak ve tahakküm altına alınacak bir şey değildir. Makine biziz, bizim süreçlerimiz, cisimlenişimizin bir veçhesi. Makinelerden sorumlu olabiliriz; onlar bizi tahakküm altına almıyor ya da tehdit etmiyorlar. Sınırlardan sorumluyuz; biz (o) sınırlarız. Şu ana kadar (bir varmış bir yokmuş), dişil cisimlenme, verili, organik, zorunlu gibi gözükmüş, ve dişil cisimlenme, annelikteki beceri ve bunun metaforik uzantıları anlamına geliyor gibi durmuş. Sadece yersiz olarak makinelerden yoğun haz alabiliriz, ve sonra, bunun ne de olsa organik etkinlik olduğu bahaneleriyle kadınlara mal edebiliriz. Siborglar, cinsiyetin ve cinsel cisimlenmenin kısmi ve akışkan veçhesini daha ciddi şekilde dikkate alabilirler. Toplumsal cinsiyet gayet de küresel kimlik olmayabilir.
İdeolojik olarak yüklü olan neyin gündelik etkinlik ya da deneyim sayılacağı sorusuna siborg imgesi istismar edilerek yaklaşılabilir. Feministler, yakın zamanda kadınların gündelikliğe verildiğini, kadınların erkeklerden çok daha fazla gündelik yaşamı idame ettirdiğini, ve dolayısıyla potensiyel olarak ayrıcalıklı bir epistemolojik