| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
|
Saul Newman İle Röportaj
Gökhan Gençay - Evrim Altuğ
İçinde yaşadığımız tarihsel evrede dünyada ya-tay, tahakküm karşıtı, otonomist hareketlerin ve eyleme biçimlerinin işleyiş ve yapılanmasının yaygınlığı anarşizme yönelik yeni bir ilgi ve yükseliş dalgasını işaret ediyor. Bu yükseliş, bir yandan da farklı perspektiflerden çeşitli teorik üretimleri tetikliyor. University of London'da Siyaset Teorisi bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışan yazar Saul Newman, bu alanda yeni bir radikal siyaset yaratma yolunda modernizm dışı bir teoriyi ve iktidar sorununu gündemleştiriyor. Post-anarşi'nin önemli teorisyenlerinden biri olan Newman'la Ayrıntı Yayınları'ndan yayımlanan yeni kitabı "Bakunin'den Lacan'a" vesilesiyle e-mail üzerinden bağlantıya geçtik ve radikal teorinin imkânları üzerine söyleştik.
» Klasik anarşizm günümüz dünyasını yorumlamak ve değiştirmek bakımından hangi noktalarda başarısız oldu?
Klasik anarşizmi bugün de hâlâ geçerliliği olan bir siyasi söylem ve devrimci pratik olarak görüyorum - belki de bugün eskisinden de geçerli. Burada bir dizi faktör rol oynuyor: Marksizmin teorik ve ideolojik gerileyişi, ki anarşizmin bunun üzerinde daima bir gölgesi olmuştur; 'terörizmle savaş' bahanesi altında devletin artan baskıcılığı ve tabii siyasi örgütlenmeye dair merkezsizleştirme ve otoriter olmama gibi tarzlar öneren küresel bir anti-kapitalist hareketin yükselişi. Bütün bu gelişmeler anarşizmin yeniden ortaya çıkış potansiyelini ve bu yüzden de anarşist geleneğin tekrar gözden geçirilmesini beraberinde getiriyor. Aynı zamanda klasik anarşizmin söylemi belli bağlamsal sınırlamalara sahip; bir kez daha geçerli hale gelecekse bu sınırlamaları aşmak gerekiyor. Bilhassa anarşizmin temelini oluşturan rasyonalist-hümanist paradigmayı tekrar düşünmek lazım. Bugün, miadı dolmuş olan ve terk edilmesi, en azından gözden geçirilmesi gereken belli epistemolojik kategoriler var: İnsan doğasına (insanın tabiatında işbirliği, sosyalleşme vb. olduğu yönündeki fikir; toplumsal ilişkilere dair pozitivist bir kavrayıştır bu); toplumun faaliyetlerinin bilimsel olarak gözlemlenebilir bir tür rasyonel mantıkla bağlantılandırılabileceği fikrine ve yeri geldiğinde müstakbel anarşist toplumlara dair, 'bilimsel' anarşistler arasında bile rastlanan ütopyacı yaklaşıma yönelik özcü bir bakış. Bu inançlar ve dünya görüşleri klasik anarşizme özgü değildi - liberalizm, Marksizm gibi diğer ilerici siyasi felsefeler için de öğretici oldular. Her ne kadar klasik anarşizm belli bakımlardan post-yapısalcılığın habercisi olsa da, siyasi ve sosyal alanın giderek karmaşıklaşan doğasını idrak konusunda başarısızdır. Lyotard'ın kavramlarıyla söylersek, klasik anarşizm 'meta-anlatıların' çöküşünü nasıl ele alacaktır?
» Anarşizmin postmodernist-liberter harmanında hangi teorik bağıntılar söz konusu?
Post-yapısalcı teorinin, benim ve benim gibilerin anarşizmi tekrar düşünmek adına devşirdiği belli veçheleri var. Post-yapısalcı teori dâhilinde farklı konumları vurguluyor ve kullanıyoruz. Sözgelimi Todd May post-yapısalcılığa stratejik bir söylemden ziyade, taktik bir söylem olarak bakıyordu; karşısında doğrusal ve bir örnek siyasi eylemi reddeden, daha ziyade yerel düzeyde, iktidarın ve söylemin yarıklarında iş gören bir teori görüyordu. Klasik anarşizm ile bir bağ bulduğu nokta da burasıydı; ona göre her ikisi de Marksizm'in toplumsal ilişkilere bakarken oluşturduğu indirgeyici ve ekonomik determinist görüşü reddediyordu. Todd'ın son zamanlarda, bir tür 'anarşist' mahiyetinde Jacques Ranciere'e merak sardığını biliyorum. Bense, siyasi kimlikleri istikrarsızlaştıran belli bir bütünlük noksanlığına dikkat çekmek için biraz daha farklı bir yaklaşım sergiliyorum ve diğer düşünürleri de (sadece Foucault ve Deleuze'ü değil, Derrida ve Lacan'ı) kullanıyorum. Dahası, 2007'de yayımlanacak kitabım Unstable Universalities (İstikrarsız Evrensellikler)'te post-yapısalcılığın siyasi evrenselliğinin statüsüne odaklanıyorum; radikal siyasetlerin bu boyuta muhtaç olduklarını savunuyorum. Lewis Call ise, estetiğe ve edebiyata odaklanarak, postmodern teori düşüncesinin diğer veçhelerini öne çıkarmıştır.
» Post-anarşizmin teorik mühimmatını belirlerken hududu nerede çekmemiz gerekir? Lacan ve Derrida gibi düşünürlerin görüşleri, anarşizmin yıkıcı ve isyankâr yapısına duhul olabilir mi?
'Kim olursan ol, gel' demenin de mümkün olmadığına inanıyorum: Sizin terminolojinizle söylersek, post-anarşizm çok geniş ölçeğe yayılmış bir teorik mühimmatı barındırıyor, fakat aynı zamanda belli sınırlar da olmalı. Post-anarşizm her ne kadar kaynaşmış bir siyasi felsefeden ziyade teorik bir problematik olsa da, sol-Iiberter bir radikal özgürleşme siyasetini önerdiği, aynı zamanda post-yapısalcı bir düşünceden beslendiği açıktır. Tedavüldeki Lacan ve Derrida'nın nasıl post-anarşizmden yana olabildiğinde dair bazı tartışmalar var. Sabit kimlikleri ve ilişkileri yapı-söküme uğrattıkları veya merkezsizleştirdikleri için onların merkezi önemde olduklarını düşünüyorum. Diğer yandan May'in bu düşünürleri tenzil eder gibi hali var ve şu da kesinlikle doğru: Anarşist teori ile alakadar olan birçok insan Lacan ve genel olarak psikanalizi muhafazakâr olarak görüyor ve radikal politikayla işi olmadığını düşünüyor. Ne var ki Lacancı psikanalitik teori bana göre radikal politika üzerine kafa yormak bakımından son derece ilginç imalara sahip: bilhassa sabit kimliklerin yerinden edilmesi, fantezinin ideolojideki merkezi rolü, yanı sıra devrimci arzunun bazı tuzakları. Derrida da önemlidir: Yapısöküm yaygın kanıda olduğu gibi, basit bir metin analizinden ziyade, ziyadesiyle politiktir -Derrida'nın altını oyduğu merkezi felsefi yargılar üzerine kurulu siyasi kurumları, pratikleri, söylemleri ve rasyonaliteleri titretir. Aslında Derrida'nın düşüncesinin doğrudan doğruya anti-otoriter ve 'anarşizan' olduğunu düşünüyorum.
» Stirner'i Nietzche gibi post-yapısalcı düşüncenin ve dolayısıyla post-anarşizmin değerli bir figürü hatta öncülleri arasında değerlendirirken, 'ego'ya Stirner tarafından yüklenen bireysel anlamla anarşist toplumsal etik yaklaşımı arasında bir açı farkı oluşmuyor mu?
Elbette ki var. Sümer'in felsefesi büyük ölçüde bireycidir ve bu, kolektif eylemi teorileştirmekle sorunlar doğurur; gerçi Sümer'in 'egoistlerin birliği' fikrinin manidar olduğunu düşünmüyor da değilim. Nietzsche gibi Stirner de anarşizm açısından cevaplar kadar çok sorular da arar ve anarşist geleneğe kolayca yerleştirilmesi mümkün değildir. Stirner'i ilginç bulduğum yer, Aydınlanma hümanizmine yönelik tabu kırıcı eleştirileridir; sadece anarşizm için değil, Marksizm ve liberalizm için de muazzam etkileri olan eleştirilerdir bunlar. Kitabımda Stirner'i klasik anarşizme dair bir tür 'musahhih' olarak kullandım -Stirner aynı zamanda klasik anarşist gelenekle de bozuşan ve radikal politikayı, post-yapısalcılıkla bir noktada birleşen tümüyle yeni bir yörüngeye yerleştiren bir tür anarşisttir. Fakat sorunuza yanıt mahiyetinde, Sümer'in radikal bireyciliği ile anarşist toplumsal eylemin daha ahlakçı ve kolektif yaklaşımı arasında elbette bir fark var. Aynı zamanda şunu da unutmamalıyız: Stirner etik veya kolektif eyleme -bütün bunlar egoist saiklerle yapıldıkça- illa ki karşı değildi.
» Negri vb. isimlerin otonomi anlayışlarını inşa ederken anarşizmin tarihsel ilkelerini atıfta bulunmadan içermesi özgürlükçü bir kazanım mıdır yoksa anarşist teorinin kendi alanına sahip çıkma eksikliği mi?
Bana öyle geliyor ki, anarşizme kabul etmedikleri borcu olan ve fikirleri o yönde ilerleyen birçok çağdaş düşünür var; böyle olmasına rağmen anarşist geleneğe hiçbir referansta bulunmuyorlar. Burada anarşizm, açığa çıkarılması gereken bir tür kayıp halkadır. Söz konusu düşünürlerin ne söylediklerine şöyle bir bakarsak, artık sınıf kategorisiyle tanımlanmayan bir radikal politika tarzından söz ettiklerini görürüz. Adem-i merkeziyetçi ve öncü Parti'nin hakimiyetinde olmayan bir tarzdır bu. Parti temsiliyetinin devletçi siyasetinden kaçınmaktadır; diğer bir deyişle otonom ve yeni toplumsal hareketlerin paralelinde hareket eden bir politika. Görünen o ki bu da bir tür anarşizmi esinliyor, ancak anarşist geleneğe atıfta bulunulmuyor. Aslında Negri'nin 'çokluk' kavramı da Bakunin'in heterojen devrimci 'kitle' kavramına bir tür iade-i itibar gibi görünüyor.
Her ne kadar Hardt ve Negri'nin her derde deva devrimciliğine (ki Marksist ekonomik determinizmin, biyo-iktidar ve 'ikincil-görünmeyen emek' jargonuyla giydirilmiş bir başka türüdür bana kalırsa) dair belli kuşkular beslesem de, radikal politikayı ekonomik küreselleşme ve dönüşüm bağlamına yerleştirme tarzları bakımından ilgi uyandırıcı. Bilhassa önemli olansa, küresel anti-kapitalist hareketi radikal politikanın yeni bir biçimi olarak kabul etmeleri.
Anarşizm kendisini Türkiye, ABD ve Avrupa'da nasıl konumlandırıyor?
Üzülerek söylemeliyim ki Türkiye'deki radikal siyaset sahnesi hakkında pek fazla bilgim yok. Güçlü sosyalist ve Marksist gelenekler olduğunu ve anarşizme artan bir ilgi olduğunu biliyorum. Ancak her yerde olduğu gibi, anarşizm uçlarda kalıyor. Son yıllarda IMF ve Dünya Bankası politikalarına karşı büyüyen işçi eylemleri ve protestoları yaşandı, bunun yanı sıra Irak işgaline karşı da kitlesel eylemler düzenlendi. Her ne kadar bunlar şu haliyle bilinçli anarşist hareketler sayılmayabilire de, belli bir simgesel (ve son derece gerçek) davanın etrafına (Zizek'in kavramını kullanırsak) 'teğellenen' çok farklı toplumsal grupları ve meseleleri bir araya getiren yeni bir uluslararası radikal siyaseti temsil ediyorlar. Türkiye birçok bakımdan, nüve halindeki herhangi bir radikal siyasi hareket için çok ilginç bir durumu temsil ediyor - hâlâ oldukça baskıcı bir hükümeti var, Kürt azınlığı şiddetli bir şekilde ezmeyi sürdürüyor; Türkiye'nin Avrupa kapitalist sistemine entegrasyonu gibi bir mesele var; hükümet ve güvenlik güçlerinin otoritelerini güçlendirmek için kullandıkları İslami aşırılıkçılık da yükseliyor. Bu noktada Türkiye'deki radikal gruplar için laiklik zeminini tekrar ele geçirmenin, genişletmenin ve radikalleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum -şu an için bu zemin İslami köktencilik ile otoriter bir devlet arasında sıkışmış durumda. Bu artan baskıcılık elbette Türkiye'ye özgü bir şey değil- her yerde, Avrupa ve ABD'deki sözüm ona liberal-demokratik hükümetler dahilinde de yaşanıyor. Bu yönetimler, 'güvenlik' bahanesi altında gözlemleme ve sorgusuz sualsiz tutuklama gibi inanılmaz yetkiler tanıdılar. Terörizm tehdidinin halklara daha sıkı kontrol yolları dayatmanın bahanesinden ibaret olduğu açıkça ortada. Baudrillard'ın işaret ettiği şu noktada haklı olduğunu düşünüyorum: Küresel kapitalizm ve serbest ticaret nihai karşılıklarını, kendimizi uzak tutmaktan pek hoşlandığımız köktenci toplumlarla benzer bir kontrol toplumunda buluyorlar. Bundan ne çıkacağını kestirmek zor, fakat benim sezgim her yerde büyüyen bir isyan ve militanlık baş göstereceği yönünde. 2005'te Paris varoşlarındaki isyanlara ve Fransa'daki gevşek iş yasasına karşı protestolara tanık olduk; ABD'deki savaş karşıtı hareketin güçlendiğini görüyoruz. Bütün bunlar anarşist politikanın tekrar yükselmesi için verimli birer toprak teşkil ediyorlar. Geçenlerde Lübnan'da İsrail saldırılarına karşı bir gösteride anarşist bayrakların dalgalandırdığını duydum.
» Anarşizmin, solun gelişmekte olan ülkelerde yüz yüze olduğu sorunlara ve ağır tahakkümden kaynaklı umutsuzluğa karşı reçeteler sunması akılcı ve sağlıklı olabilir mi?
Anarşizmin basit reçeteler veren veya belli bir duruma basitçe uygulanabilen bir şey olduğundan emin değilim. Gerçek hayat içinde, genellikle de son derece koşullarda gelişen bir şeydir. Anarşist hareketlerin, bilhassa da 1930'lardaki İspanya'nın tarihine batağımızda, iç savaşın ortasında diri anarşist hareketler olduğuna tanık oluyoruz; Bolşevik devriminin yaşandığı büyük bir altüst oluş döneminde de anarşist hareketlerin yükselişi söz konusu. Bugün gelişmekte olan ülkelerde de anarşist politikaların geliştirilememesi için bir neden görmüyorum; aslında tam da bu ülkeler neoliberal ekonomi politikalarının keskin ucunda oldukları için, radikal politikanın yeni biçimlerinin yükselişi oldukça muhtemel. Güney Amerika'da solun tekrar doğuşuna bakın -anarşist olmasa da önemli bir gelişmedir. Meksika'daki Zapatistalara bakın. Solun EZLN'nin örgütsel taktiklerinden veya Brezilya'daki Topraksızlar Hareketi'nden çok şey öğrenebileceği kanısındayım. Parti olmayan ve büyük ölçüde merkezsizleştirilmiş ve doğrudan demokratik olan yeni bir hareket biçimini temsil ediyorlar. Aynı zamanda bu hareketlerin bilinçli olarak anarşist olmadığını veya illa ki bu kavramı kabul etmeleri gerekmediğini de görmeliyiz. Bu hareketler büyük ölçüde kendine has koşullar dahilinde 'organik olarak' doğdu.
» Doğu kültürlerinin anarşizmle bağını tarihsel olarak nereye konumlandırabilir ve nasıl anlayabiliriz?
Anarşizm olarak kabul ettiğimiz siyasi felsefe büyük ölçüde Avrupa'da, 18 ve 19. asırlarda geliştirildi. Ancak bu, anarşizmin Doğulu veya Avrupalı olmayan kültürlerle bağı olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, antik Çin'deki Taocu-luk'ta anarşist veya liberter fikirlere rastlanabilir; zaten yirminci asrın başında Çin'de anarşist komünist bir parti de vardı. Bugün Çin'de kırsal alanda yığınla ayaklanmayla yüz yüze kalan mafyavari baskıcı bir rejimin yönettiği az çok kapitalist bir ekonomi yürürlükte. Anarşizmin gayet Çinli bir biçiminin doğabilmesi mümkün. Avrupa dışındaki ülkelerde anarşizme yönelik ilgi şaşırtıcı boyutlarda: Hindistan'daki bir anarşist grupla temas kurmuştum ve elbette görünen o ki Türkiye'de de post-anarşizme merak var. Velhasıl Doğulu kültürlerin Avrupa'dan anarşist fikirleri basitçe ithal etmek yerine, yerel koşullara uyumlu hale getirmeleri eşsiz sonuçlar yaratabilir.
» Anarşizm küresel kapitalizme karşı ne gibi bir metodoloji öneriyor?
Bu meselede anti-kapitalist aktivistler arasında farklı duruşlar söz konusu. Fakat anarşist perspektiften şunu söyleyebilirim ki, küresel kapitalizm ve ona göbekten bağlı devlet aygıtı köklü şekilde dönüştürülmek zorunda. Daha demokratik paylaşıma imkân veren yeni siyasi, sosyal ve ekonomik yapılar geliştirilmeli. Zenginlik eşit dağıtılmalı, insanlar yerel düzeyde ekonomik kararlara etki edebilmeli ve siyasi güçler radikal şekilde merkezsizleştirilmeli. Bir tür küresel ekonomik demokrasiden söz ediyorum; küresel ölçekte azami eşitlik ve özgürlük için verilen pratikler ve hayat tarzlarından. Muhtemelen uzun bir süreç olacak bu. Bu noktada anarşistler hukuk ve yasal kurumlara dair kavramları reddetmemeli, zira hukuk bazı zamanlarda siyasi egemenliği sınırlamada, çevreyi koruyan düzenlemelerin güçlenmesinde vb. gayet işe yarayabilir. Bu tür reformlar sadece bir başlangıçtır, fakat dramatik ve olumlu sonuçları olacağına inanıyorum. Anarşizmin kendi durduğum noktasından konuşuyorum, başkaları çok farklı fikirlere sahip olabilir.
» Normalde bir araya gelemeyecek tarafların (sözgelimi İran ve Venezuela) ABD, Britanya ve diğer güç merkezlerine karşı anti-emperyalist duruşunda anarşizme de borçlu olunan bir nokta yok mu? Burada bir umut ışığı görmek çok mu iyimser bir yaklaşım olur?
Dünya çapında küresel bir anti-emperyalist politikanın yükselmekte olduğunu düşünüyorum. Sadece Venezuela ve İran'da değil, ABD ve Britanya'da bile. Irak'taki emperyalist işgale karşı dünya çapında sokaklara dökülen milyonlara, bilhassa Londra ve ABD'deki büyük şehirlerde düzenlenen protestolara bakın. İnsanlar sözüm ona 'terörle savaşın' emperyalist bir savaş olduğunu giderek fark ediyorlar. Tersine bir süreç yaşanıyor aslında: Irak ve başka yerlerdeki başarısızlıklar ABD egemenliğini hatırı sayılır şekilde zayıflatmış durumda. Venezuela ve İran ilginç durumlar - birçok bakımdan benzer, fakat aynı zamanda çok da farklı. İki hükümet de, kendi bölgelerinde siyasi nüfuz inşa etmek adına ABD ve emperyalizm karşıtı bir söylem kullanıyor. Ne var ki Venezüela'nın ABD'ye direnişi, İran'la kıyaslandığında siyasi olarak çok daha ilerici ve demokratik bir fenomen. İran da neticede büyük ölçüde otoriter, köktenci bir rejim.
» Sosyal Demokrasi'yi, komada 'uyuyan' anarşizm olarak mı kavramalıyız?
Evet ve hayır. Bu, sosyal demokrasi ile ne kast ettiğinize bağlı. Neo-liberal kapitalizmin kılıfı olarak düşünürseniz, öyle olmadığı açık. Fakat insanların ekonomik kararlara katıldığı ve kaynaklar ve üretim süreci üzerinde daha fazla kontrol elde ettiği gerçek bir demokratik sosyalizm biçimiyse kast ettiğiniz, belki öyle. Ama devlet sorunu yine de ortada duruyor - sosyal demokrasi hâlâ devlet egemenliğinde bir toplum öneriyor.