| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
Hindiler Şükran Gününden Hoşlanır mı? İmparatorluğa Karşı Küresel Direniş
Arundhati Roy
Geçtiğimiz Ocak ayında dünyanın her yerinden binlercemiz Brezilya’da Porto Allegre’de buluştuk ve ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ sözünü ilan ettik. Birkaç bin mil kuzeyde Washington’da George Bush ve yandaşları da aynı şeyi düşünüyordu.
Bizim projemiz Dünya Sosyal Forumuydu. Onların ki ise sonradan bir çoğunun Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi diye adlandırdığı projeydi.
Avrupa’nın ve Amerika’nın büyük şehirlerinde insanlar, birkaç yıl önce sadece fısıltıyla konuşurken, şimdi çok açık bir şekilde Emperyalizmin iyi tarafları olduğunu ve bu zapt edilemez dünyayı kontrol etmesi için güçlü bir İmparatorluğun gerekli olduğunu söylüyorlar.
Haysiyet pahasına disiplin ve her ne pahasına olursa olsun üstünlük. Zaman zaman bazılarımız ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki medya tarafından tarafsız platformlarda bu meseleyi tartışmak için davet ediliyoruz. Emperyalizmi tartışmak biraz tecavüzün iyi ve kötü yanlarını tartışmaya benziyor. Ne diyebiliriz ki? Gerçekten özlediğimizi mi?
Her durumda Yeni Emperyalizm şimdiden önümüzde. Bizim geçmişten bildiğimizin yeniden biçimlendirilmiş, düzenlenmiş versiyonu. Tarihte ilk defa, silah dolu cephaneliğiyle bir öğleden sonra dünyayı yok edebilecek güçte olan tek bir İmparator tam, tek yanlı ekonomik ve askeri bir hegemonyaya sahip.
Farklı pazarları zorla açmak için farklı silahlar kullanıyor. Dünya üzerinde Amerika’nın cruise füzeleriyle IMF’in çek defteri arasında sıkışmamış tek bir ülke yok. Eğer neoliberal kapitalizmin poster delikanlısı olmak istiyorsanız Arjantin, yok kara koyunu olmak istiyorsanız Irak modeli var.
Yoksul ülkeler imparatorluk için jeopolitik ve stratejik olarak önemliyse ya da her hangi bir büyüklükte ‘pazarı’ varsa ya da özelleştirilecek altyapısı varsa ya da tanrı korusun petrol, elmas, kobalt, kömür gibi değerli doğal kaynakları varsa, bu ülkeler söyleneni yapmak zorundadır yoksa askeri hedef haline gelirler. Doğal zenginliği fazla olanlar daha tehlikeli durumdalar. Kaynaklarını şirketleşmiş mekanizmaya isteyerek vermezlerse, ülkede ya toplumsal kargaşa çıkarılır ya da ülkeye savaş açılır.
İmparatorluğun yeni çağında hiçbir şey göründüğü gibi değilken, şirket yöneticilerinin dışişleriyle ilgili politik kararları etkilemelerine izin veriliyor.
Washington’daki ‘The Centre for Public Integrity’ kuruluşu ABD hükümetinin Savunma Politikaları Kurulunun 30 üyesinden dokuzunun 2001- 2002 yılları arasında 76 milyar dolarlık askeri ihaleleri üstlenen şirketlerle bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı. George Shultz, eski Dışişleri bakanı, Irak’ı Özgürleştirme Komisyonunun yönetim kurulu başkanıydı. Aynı zamanda Bechtel Group’nun Yönetim kurulu üyesi. Irak’ta bir savaş olursa yaşanacak çıkar çatışmasıyla ilgili bir soruya “Bechtel’in özellikle bu durumdan yararlanıp yararlanmayacağını bilmiyorum. Ama eğer yapılacak iş varsa Bechtel bunu başarabilecek türden bir şirkettir. Ama kimse bu duruma yararlanılacak bir şey olarak bakmıyor. “dedi. Savaştan sonra Bechtel, Irak’ın yeniden yapılandırılması kapsamında 680 milyon dolarlık bir kontrat imzaladı.
Bu vahşi karbon kopya Latin Amerika’da, Afrika’da, Orta ve Güneydoğu Asya’da defalarca kullanıldı. Milyonlarca hayata mal oldu.
İmparatorluğun açtığı her savaşın Adil Savaş olduğunu söylemeye gerek yok. Bu, büyük ölçüde ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki medyanın oynadığı rol sayesinde. Ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki medyanın sadece neoliberal projeyi desteklemediğini aynı zamanda kendisinin de neoliberal proje olduğunu anlamak çok önemli. Medyanın tavrı ahlaki bir tercih değil, bu yapısal bir tercih. Medyanın nasıl çalıştığı, ekonomiye dayanıyor.
Bir çok ulusun yeterince iğrenç aile sırları var. Bu yüzden medyanın çoğu zaman yalan söylemesine gerek kalmıyor. Neyi vurguladığı, neyi görmezden geldiği önemli.
Diyelim ki Hindistan, haklı bir savaş için hedef seçilsin. 1989’dan beri Keşmir’de 80,000 civarında insanın öldürülmesi gerçeği -büyük çoğunluğu Müslüman ve çoğu Hindistan Güvenlik Güçleri tarafından (yılda ortalama 6000 ölü sayısına erişen) öldürüldü- bir yıldan bile az bir süre önce 2003 Martında Gujarat sokaklarında iki binden daha fazla Müslüman’ın öldürülmesi gerçeği, kadınların toplu tecavüze uğraması çocukların diri diri yakılması ve 150,000 insanın polis ve yönetim seyrederken –bazı durumlarda aktif olarak katıldıkları- yurtlarından sürülmesi gerçeği, hiç kimsenin bu suçlar yüzünden cezalandırılmaması gerçeği ve bunları görmezden gelen hükümetin tekrar seçilmesi gerçeği...bütün bunlar savaşı tırmandırmaya çalışan uluslararası gazetelerde mükemmel manşetler olabilirdi.
Bundan sonra şehirlerimizin cruise füzeleri tarafından yerle bir edileceğini, şehirlerimizin keskin tellerle çevrileceğini, ABD askerlerinin sokaklarımızda devriye gezeceğini Narendra Modi, Pravin Togadia ya da başka popüler yobazlarımızdan herhangi birinin Saddam Hüseyin gibi ABD gözetimi altında bit kontrolünden geçerken ve dişlerindeki dolguları incelenirken televizyonun en çok izlendiği saatlerde TV’ye çıkarılacağını tahmin edebiliriz.
Ama ‘pazar’ımız açık olduğu sürece Enron, Bechtel, Halliburton, Arthur Andersen gibi şirketlere tam yetki verildiği sürece bizim ‘demokratik bir şekilde seçilmiş’ liderlerimiz korkusuzca demokrasi, çoğunlukçuluk ve faşizm arasındaki çizgiyi bulanıklaştıracaklardır.
Hükümetimizin Hindistan’ın gururlu Bağlantısızlık geleneğini bırakmayı çok istemesi ve Tamamen Hizaya Sokulmuşların kuyruğunda başı çekmek için acele etmesi (moda olan tabir ‘doğal müttefik’, Hindistan, İsrail ve ABD ‘doğal müttefikler’) meşruluğundan ödün vermeyerek baskıcı bir rejime rahatça dönüşmesini sağlamıştır.
Bir hükümetin kurbanları sadece öldürdükleri ve hapsettikleri değildir. Sürgün edilenler, mallarına el konanlar ve ömür boyu açlığa, yoksulluğu mahkum edilenler de hükümetin kurbanları arasında sayılmalıdır. Milyonlarca insanın ‘kalkınma’ projeleri yüzünden malına el konmuştur. Geçtiğimiz 55 yıl boyunca Hindistan’da sadece Büyük Barajlar yüzünden 33 milyonla 55 milyon arası insan yerlerinden edildi. Haklarını aramak için başvuracakları hiçbir yer yok.
Geçtiğimiz iki yıl boyunca bir dizi olay oldu; polis -bir çoğu Adivasi ve Dalit’ti- barışçıl göstericilere ateş açtı. Fakir topluluklar özellikle Dalit ve Adivasi toplulukları orman arazisini işgal ettikleri için öldürülüyorlar, ya da barajların, demir-çelik ve maden ocaklarının ve diğer ‘kalkınma’ projelerinin orman arazisine tecavüz etmesini engellemeye çalışırken öldürülüyorlar. Polis her ateş açtığında hükümetin stratejisi aynı, polisin şiddet saldırıları yüzünden provoke olduğunu söylüyorlar. Üzerine ateş açılanlar hemen militan olarak adlandırılıyor.
Tüm ülkede binlerce masum insan çocuklar da dahil POTA (Prevention of Terrorism Act) uyarınca tutuklandı ve mahkemeye bile çıkarılmadan süresiz hapsedildi. Teröre Karşı Savaş çağında yoksulluk terörizmle sinsi bir şekilde eşleştirildi. Ulus ötesi şirketlerin çağında yoksulluk bir suç. Fakirleşmeyi protesto etmekse terörizmdir. Ve şimdi Yargıtay’ımız grev yapmanın suç olduğunu söylüyor. Mahkemeyi eleştirmek tabii ki suç. Bütün çıkışları kapatıyorlar.
Eski Emperyalizm gibi Yeni Emperyalizm de başarılı olmak için, İmparatorluğa hizmet eden, rüşvetçi, yerel elitlerden oluşan ajanlar ağına bel bağlıyor. Hindistan’da Enron’un iğrenç hikayesini hepimiz biliyoruz. Maharashtra hükümeti. Hindistan’ın bütün tarım bütçesinin yüzde altmışına karşılık gelen bir miktarda kâr oranını Enron’a veren bir anlaşma imzaladı. Tek bir Amerikan şirketine 500 milyon insanın altyapısını kalkındırmak için gerekli olan parayı kazanacağı garanti edildi!
Eski günlerdeki gibi Yeni Emperyalizmin sıtma, difteri ya da erken ölüm gibi riskleri alıp tropiklerde güçlükle ilerlemesine gerek yok. Yeni Emperyalizm e-mail üzerinden yürütülebiliyor. Eski emperyalizmin babadan oğula geçen kaba ırkçılığının modası geçti. Yeni Emperyalizmin temel taşı Yeni Irkçılık.
ABD’deki ‘Hindi Bağışlama’ geleneği Yeni Irkçılığın mükemmel bir alegorisi. 1947 yılından beri her yıl Ulusal Hindi Federasyonu ABD Başkanına Şükran Günü için bir hindi sunar. Her yıl Başkan, resmi bir yüce gönüllülük gösterisiyle bu özel hindinin canını bağışlar (ve başka bir tanesini yer). Başkan tarafından bağışlanan Seçilmiş Olan Hindi Virginia’daki Tava Parkına doğal hayatını yaşaması için gönderilir. Şükran günü için yetiştirilen diğer 50 milyon hindi o gün kesilir ve yenir. Başkanlığa Ait Hindi kontratını kazanan BaConAgra Foods şirketi Şanslı hindileri, sosyalleşmeleri için ve de okul çağındaki çocukları, yüksek rütbelileri ve basını etkilemeleri için eğittiklerini söylüyor. (Yakında İngilizce bile konuşacaklar!)
Ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki bu çağda Yeni Irkçılık böyle çalışıyor. Birkaç şanslı hindi türü, çeşitli ülkelerin yerel elitleri, zengin göçmen topluluğu, yatırımcı bankacılar, zaman zaman Colin Powell ya da Condoleezza Rice, bazı şarkıcılar, bazı yazarlar (benim gibi), bağışlanırlar ve Tava Parkına geçirilirler. Geride kalan milyonlar işlerini kaybederler, evlerinden tahliye edilirler, suları ve elektrikleri kesilir ve AİDS’ten ölürler. Onlar zaten tencere içindir. Ama Tava Parkındaki Şanslı Hindiler gayet iyidir. Hatta bazıları IMF ve WTO için çalışırlar- bu yüzden bu örgütleri kim anti-hindici olmakla suçlayabilir ki? Bazıları Hindi Seçme Kurulunun yönetim kurulu üyesi olarak çalışır- bu yüzden hindilerin Şükran Gününe karşı olduğunu kim söyleyebilir? Buna katılırlar! Yoksulların ulus ötesi şirketlere karşı olduğunu kim söyleyebilir? Tava Parkına girmek için çılgınca koşuşurlar. Çoğu yolda helak olmuşsa ne olmuş?
Yeni Irkçılık projesinin bir parçası Yeni Soykırım. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın olduğu bu yeni çağda Yeni Soykırım ekonomik yaptırımlar sayesinde kolaylaşıyor. İnsanları gidip öldürmektense kitlesel ölümlere yol açan koşullar yaratılıyor. 1997-1998 yılları arasında Irak’ta BM insani yardım koordinatörü olan Dennis Halliday, (sonrasında iğrenerek istifa etmişti) Irak’taki yaptırımları tarif etmek için soykırım terimini kullanmıştı. Irak’taki yaptırımlar yarım milyondan fazla çocuğun hayatına mal olarak Saddam Hüseyin’in yaptıklarını da geçti.
Yeni çağda resmi politika olarak Apartheid rejimi, çağ dışı ve gereksiz.
Ticaret ve finansın uluslararası araçları, yoksulları Bantustans’larından çıkamamalarına yol açan çok taraflı ticaret yasaları ve finanssal sözleşmelerden oluşan kompleks bir sistem uyguluyor. Bütün amacı haksızlığı kurumlaştırmak. Yoksa neden ABD, Bangladeş’te üretilen bir elbiseden Büyük Britanya’da üretilenden aldığının 20 katı daha fazla vergi alsın ki? Ya da neden dünyadaki kakao tohumunun %90’ını üreten ülkeler, dünyadaki çikolatanın sadece %5’ini üretsinler ki? Fildişi Sahili ve Gana gibi kakao yetiştiren ülkeler yoksa neden bu tohumları çikolataya dönüştürmek istediklerinde pazarın dışında tutulsunlar ki? Yoksa neden zengin ülkeler kendi çiftçileri için günde bir milyar dolardan fazla sübvansiyon sağlarken Hindistan gibi fakir ülkelerden bütün tarımsal sübvansiyonlarını -sübvansiyonla desteklenen elektrik de dahil- kaldırmalarını istesinler ki? Yarım yüzyıldan beri sömürgeci rejimler tarafından yağmalandıktan sonra, yoksa neden sömürgeler aynı rejimlere daha fazla borçlansın ve yılda 382 milyar dolar geri ödesin ki?
Bütün bu sebeplerden dolayı Cancun’da ticaret anlaşmalarının raylarından çıkarılması bizim için çok önemliydi. Hükümetlerimiz bunun parsasını toplamaya çalışırken, biz bunun birçok ülkeden milyonlarca insanın yıllarca verdikleri mücadelenin sonucu olduğunu biliyorduk. Cancun’un bize öğrettiği; gerçekten zarar vermek ve radikal değişikleri zorlamak için yerel direniş hareketlerinin uluslararası ittifaklar kurmasının çok önemli olduğudur. Cancun’da, küresel direnişin önemini öğrendik.
Hiçbir ulus, Ulus Ötesi Şirketlerin Hakimiyetindeki Küreselleşmeye kendi başına karşı koyamaz. Tekrar tekrar gördük ki konu neoliberal projeler olduğunda günümüzün kahramanları birden azalıyor.
Olağanüstü karizmatik adamlar, Muhalefetteyken dev gibiler, iktidarı ele geçirip Devletin Başına geçince küresel sahnede güçsüz hale geliyorlar. Brezilya Başkanı Lula’yı düşünelim. Lula geçen yıl Dünya Sosyal Forumunun kahramanıydı. Bu yıl IMF yönergelerini uygulamakla, emeklilerin maaşlarını azaltmakla, İşçi Partisindeki radikalleri temizlemekle meşguldü. Güney Afrika’nın eski başkanını düşünelim, Nelson Mandela. 1994’te iktidara geldikten sonra, iki yıl içinde hükümeti, ‘Pazar’ Tanrısının ikazı üzerine zorla önünde diz çöktü. Özelleştirme ve yapısal düzenlemeler içeren, milyonlarca insanı evsiz, işsiz ve su ve elektrikten yoksun bırakan çok kapsamlı bir programı uygulamaya koydu.
Neden böyle oldu? Göğsümüzü yumruklamamızın, ihanete uğradığımızı hissetmemizin çok fazla yararı yok. Lula ve Mandela ne yaparlarsa yapsınlar harika adamlar.
Muhalefetten Hükümete geçtikleri andan itibaren bir çok tehdidin rehinesi haline geldiler. Bu tehditlerden en kötüsü bir gecede her hükümeti yok edebilen sermaye kaçışı tehdidi. Bir liderin karizmasının ve mücadele özgeçmişinin Ulus Ötesi Şirketlerin Hakimiyetindeki Kartel’i çökerteceğini düşünmek Kapitalizmin nasıl işlediğini ve dolayısıyla iktidarın nasıl işlediğini hiç anlamamak demektir. Radikal değişiklikler hükümetler tarafından yapılmaz; sadece insanların zorlamasıyla gerçekleşir.
Bu hafta Dünya Sosyal Forumunda dünyanın en iyi beyinlerinden bazıları, etrafımızda olup bitenlerle ilgili görüş alışverişi yapacaklar. Bu görüşmeler, mücadelesini yürüttüğümüz dünya vizyonumuza incelik kazandıracak. Bu, boş verilmemesi gereken çok önemli bir süreç. Ancak Gerçek politik eylem yerine bütün enerjimizi bu sürece harcarsak Küresel Adalet İçin Hareket için çok önemli bir rolü olan WSF’nin (Dünya Sosyal Forumu) düşmanlarımız için değerli bir nitelik haline gelme riski var. Acil olarak tartışmamız gereken direniş stratejileridir. Gerçek hedefler amaçlamalıyız, gerçek savaşlar açmalıyız, ve gerçek zararlar vermeliyiz. Gandi’nin Tuz Yürüyüşü sadece politik bir tiyatro değildir. Çok basit bir karşı koymayla binlerce Hintli denize yürümüş ve kendi tuzunu çıkarmıştır, tuz vergisi yasasını çiğnemişlerdir. Bu, Britanya İmparatorluğunun ekonomik çıkarlarına doğrudan bir darbe vurdu. Gerçekti. Hareketimiz bazı önemli zaferler kazansa da şiddet karşıtı direnişin etkisiz, kendini iyi hissettiren, politik bir tiyatroya doğru körelmesine izin vermemeliyiz. Bu çok değerli bir silah, sürekli olarak bilenmesi ve yeniden düşünülmesi gereken. Sadece bir gösteriye, medya için fotoğraf fırsatına dönüşmesine izin verilmemeli.
Geçtiğimiz yıl 15 Şubat’ta, halkın erdemini muhteşem bir şekilde gösteren, beş kıtadan on milyon insanın, Irak’taki savaşa karşı yürümesi harikaydı. Harikaydı ama yeterli değildi. 15 Şubat hafta sonuna geliyordu. Hiç kimse iş gününden birini kaçırmak zorunda kalmamıştı. Tatil günleri yapılan protestolar savaşları durdurmaz. George Bush bunu biliyor. Onun kamuoyunu nasıl bir güvenle görmezden geldiği hepimize bir ders olmalı. Bush Irak’ın işgal edilip sömürgeleştirilebileceğine inanıyor, tıpkı Afganistan gibi, Tibet gibi, Çeçenistan’ın şu anki durumu gibi, Doğu Timor’un bir zamanlar olduğu gibi ve Filistin’de hâlâ devam ettiği gibi.
Tek yapması gerekenin gizlenmek ve kriz bağımlısı medyanın bu krizi delik deşik etmesini ve sonra bir tarafa atıp devam etmesini beklemek olduğunu düşünüyor. Çok geçmeden ceset çok satanlar listesinden inecek ve hepimiz, bu duruma öfkelenenler, ilgilerini kaybedecek. Ya da öyle olmasını umuyor.
Hareketimizin büyük küresel bir zafere ihtiyacı var. Sadece haklı olmak yeterli değil. Bazen kendi çözümlerimizi test etmek için bir şeyler kazanmak gerekir. Bir şeyler kazanmak için burada toplanan -Mumbai Direnişi’nde- bizlerin bir şeyler üzerinde anlaşmamız gerekli. Bu şeyin bizim hoş, gerçekçi, tartışmacı ruhumuza hitap etmesi için her şeyi içeren bir ideoloji olması gerekmiyor. Her şeyi dışlayan, tartışmasız, tek bir direniş biçimini benimsemeyi de gerektirmiyor. Bu şey asgari bir gündem olabilir.
Eğer hepimiz Emperyalizm karşıtı ve neoliberalizm projesi karşıtıysak gözümüzü Irak’ın üzerine çevirelim. Irak bu ikisinin kaçınılmaz bir sonucu. Çok sayıda savaş karşıtı aktivist Saddam Hüseyin yakalandıktan sonra kafa karışıklığı içinde geri çekildi. Çekingen bir şekilde “Saddam Hüseyin’siz bir dünya daha iyi değil mi?” diye sordular.
Bu olaya bir kere daha herkesin gözünden bakalım. Saddam Hüseyin’i yakaladığı için ABD ordusunu alkışlamak ve böylece geçmişe bakarak ABD’nin Irak’a saldırısını ve işgalini haklı çıkarmak Karındeşen Jack’i Boston Canavarını öldürdüğü için Tanrılaştırmaya benzer. Ve onlar aslında çeyrek asırdır süren Karın Deşmek ve Boğaz Kesmek işinde ortaktırlar, aralarındaki çatışma bir aile anlaşmazlığıdır. Kirli bir işte anlaşmaya varamayan iş ortaklarıdırlar. Jack CEO’dur.
Emperyalizm karşıtı olduğumuza göre, ABD işgaline karşı durmamız gerektiği ve ABD’nin Irak’tan geri çekilmesi ve savaşın sebep olduğu zararlara karşılık Irak halkına tazminat ödemesi gerektiği konusunda hemfikir miyiz?
Direnişimizi tırmandırmaya nasıl başlayacağız? Sahiden küçük bir şeyle başlayalım. Mesele, Irak’taki işgale karşı direnişi desteklemek ya da direnişi kimin örgütlediğini (Eski Katil Baasçılar mı, yoksa İslamcı Köktenciler mi?) tartışmak değil.
İşgale karşı Küresel Direniş göstermeliyiz.
Direnişimiz ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin haklılaştırılmasını kabul etmemekle başlamalı. Bu, İmparatorluğun amaçlarına ulaşmasını maddeten imkansızlaştırmaya çalışmak anlamına geliyor. Askerlerin savaşmayı reddetmesi, yedek askerlerin hizmet etmemesi, işçilerin gemileri ve uçakları silahlarla doldurmayı reddetmesi anlamına geliyor. Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde ABD hükümetinin Hintli ve Pakistanlı askerleri, kendilerinden sonra etrafı temizlemeleri için Irak’a gönderme planlarını engellememiz anlamına geliyor.
Dünya Sosyal Forumunun ve Mumbai Direnişinin ortak kapanış töreninde, Irak’ın yıkımından kâr sağlayan iki büyük şirketi seçmeyi öneriyorum. Aldıkları bütün ihalelerin listesini çıkarabiliriz. Dünyanın her yerinde her ülkesinde ve her şehrinde ofislerinin yerini bulabiliriz. Onları kovalayabiliriz. Onları kapatabiliriz. Geçmiş mücadelelerden ortak deneyimlerimizi ve bilgeliğimizi tek bir hedefe yöneltmemiz meselesi bu. Kazanmayı isteme meselesi.
Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi haksızlığı sürekli kılmaya çalışıyor ve her ne pahasına olursa olsun, kıyamet bile kopsa, Amerikan hegemonyasını yerleştirmeye çalışıyor. Dünya Sosyal Forumu ise adalet ve yaşama hakkı talep ediyor.
Bu sebeplerden dolayı kendimizi savaşta farz etmeliyiz.
©Arundhati Roy
---------------------------------------
[1] Mumbai konferansı.Amerika Ltd. Şirketi’ni boykot etmeye çağırıyor, yazan: Antonio Gramsci
Hindistan’daki aktivistler (Arundhati Roy dahil) ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki Amerika’ya karşı uluslararası boykota çağırıyor, boykot Küçük George Bush kampanyasının en büyük on destekçisiyle başlayacak.
[2] http://www.motherearth.org/USboycott/index.php Bush’a karşı boykot web sitesi. [kapsamlı bir site]
[3] http://india.indymedia.org/en/2004/01/208844.shtml bir hafta süren seminerlerden, protestolardan, ve olaylardan binlerce yayın. Bir çok aktivist 2004’te Bush’u nasıl yeneceklerini yazdılar ve Irak işgalinden kâr sağlayan ABD şirketlerini boykot kampanyası için daha geniş bir çağrı yaptılar.
Çeviren : Pınar (Feminist Kadın Çevresi)