Kasım 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30
Son Fotoğraflar
huzur isyandadır..
can sıkıntısı karşı-devrimcidir..
devlet, kendi şiddetine hukuk bireyinki
milliyetçilik, farklılıkları okunmaz kılar..
"Otorite, ruhun, doğumla ölmüm arasında maruz kaldığı en zarar verici travmadır" Tom Robbins
Marcos kimdir?
kapitalizm öldürür!
"dans edemediğim devrim, devrim değildir" Emma Goldman
“Bütün devrimleri yozlaştıran darağaçları ve giyotindir” Mikhael Bakunin
"Ey türk gençliği! birinci vazifen, vazifeleri dinlememektir"
beton dökülmüş yalnızlık duvarına çağrılı / karanlığın sessiz işçileri / kalın kabuk bağlamış mutsuzluklar içine gizlenen mutluluğu çıkartmaya..
Kapıdaki Umut: Kewe..
"modern dünya üstü açık bir hapishanedir"
"ne vakit bir yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden ne vakit bir yaşamak düşünsem"...
"lî çiyayê bênavokê kezîzera kurd"...
alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara / vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa / vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın / zülküf de vursun / yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.
Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır! ( Bakunin)
"İşte biz, tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak, bu kez yaşamak uğruna." MARCOS
"Günümüzün dünyası, güzellikleri korkunçlukları ile hiç olmadığı kadar büyük bir işkence bahçesidir" Michel Delon
"Her sözcük sessizlik ve hiçliğin üzerine düşürülmüş bir lekedir." Bertold Breht
 "iktidarın olduğu yerde direniş vardır" (Foucault)
Gilles Deleuze
"insanlar ışığın çevresinde toplaşırlar, daha iyi görmek için değil, daha iyi parıldamak için" NİETZSCHE
 "Gerçekçi Ol İmkansızı İste"   Ernesto CHE Guevara
"ya sosyalizm yada barbarlık" Rosa Luxemburg..
"isyan, insanın yaşadığına dair en büyük belirtidir. yaşama kattığı değerlerin kaynak noktasıdır."
Mülkiyet hırsızlıktır!  (Proudhon)
Errico Malatesta
Pisi Pisi gel..
Cigara
tel örgünün ardında
Ana Sayfa > Anarşist Teori > Anarşi Mümkündür; Çünkü Ben Bir Anarşistim…
Anarşi Mümkündür; Çünkü Ben Bir Anarşistim…
neçayev gönderdi. | 18 Ocak 2008

Anarşi Mümkündür; Çünkü Ben Bir Anarşistim..

Ahali gazetesi sayı:1

 

Ütopyalar imkânsız yerler değil. Bizi kuşatan birçok dayatmadan tek sahip olduğumuz gücümüzü, hayallerimizi birleştirerek kurtulabiliriz.

 

Çeşitli sözlüklere v.s. baktıktan sonra ütopyayı hayali bir toplum ve yönetim projesi olarak tanımlayabiliriz. Aslın­da özünde içinde yaşanılan sisteme bir eleştiri ve başka bir dünya hayali taşır. Ütopyaya gitmek için yapılacak tek şey hayal kurmaktır yani her şey insanın kendi elindedir; bu sistemi is­tememek ve nasıl bir toplum istediği­ni bilmek. Hayal gücünün sınırsızlığı sistem için en büyük tehditlerden biri­dir çünkü kendisi için oluşturulabile­cek bütün alternatifler onun içindedir. Peki, içinde yaşadığımız sistemde hayal gücümüz nerde?

 

Kapitalizmin onunla bütünleşmiş ve onu işleten bu yüzden de tüm güce sa­hip kişiler dışında kimseye mutluluk getirmediği aşikâr. Sermayedar, bur­juva v.s. şeklinde adlandırılan bu kesimin karlarını arttırmak ve mevcut sistemi bunun için büyütmekten başka hayalgücü bulunmamaktadır. Bunların kuracağı ütopyada kapitalizmin işleyişinde insan en gereksiz şeydir. Çünkü bunların rasyonalist bilim adamları yarattıkları akıllı makineler ile bütün üretim sürecini sıfır insan gücü ile halledebilecektir. Tüm kontrol ve karar mekanizması çok iyi organize edilmiş büyük yapay zekâ sistemlerinin ellerinde olacaktır. Sistemler ürettikleri akıllı aletler ile mesela mutfak işlerin­de, ulaşımda, alışverişte tüketicilere (isanlara değil çünkü bu ütopyada insanlar sadece sistemin ürettikleri ürünleri tüketebilme güdüsü olan biyolojik sistem olarak tanımlanıyor) yardım edeceklerdir. Kalan boş zamanlarında da insanlar kendilerini yapay etkinliklerle oyalayacaklardır. Burada da devreye eğlence sektörü girecektir. Kullanılan çeşitli araçlarla boş kalan bu insanların sisteme karşı isyan et­memeleri için hem eğlendirecek hem manipüle edecektir.

 

Bu hayal gücü mü yoksa yaşanılan du­rum mu? Şirketlerin çalıştıkları TKY, IIT, yalın örgüt, esnek üretim v.s. yö­netim ve üretim şekilleri sıfır stok, sıfır insan gücünü amaçlamıyor mu? Üreti­len ürünler hakkında hiçbir şey bilmiyorken ve kendi üretme imkânımızda (bilgi yetersizliği, şehirleşme v.s. ne­deniyle) olmadığından tüketmekten başka bir şey yapıyor muyuz? Zama­nımızın çoğu televizyon ya da internet başında geçmiyor mu?

 

Kapitalist bir ütopyada yaşıyoruz bu nedenle kapitalistlerin yaratıcılık ya da hayalgücü dediği şey mevcut dü­zeni değiştirmek değil onun daha çok güçlenmesi için en fazla mevcut eksikliklerini yada insanlık için kötü olabilecek yanlarının (bu yanlarda kapitalistlere göre görecelidir) reforme edilmesidir. Burada bir parantez açıp belirtmek gerekir ki kapitalizmin yaratıcılığı en çok kullandığı alan pa­zarlamadır. Hiç düşünülmemiş müthiş yaratıcılık ürünleri, çok fonksiyo­nel ürünlerini yine yaratıcılık dehası reklâmcıları ve pazarlamacıları ile sa­tabilirler ve aslında sistemin kötü yan­ları rasyonel bir şekilde düzeltilir. Aslında kapitalistlerin başka bir dün­ya hayali yoktur çünkü onlara göre bu toplum yapısı yaşanabilecek en iyi düzendir. Sistem içindeki ufak (!) ha­talarda yapılan yeni düzenlemeler ve yasalarla düzeltilip, kusursuz hale gelecektir. Bu koskoca bir yalan! Düzen insanlarının idealistlere söylediği gibi "Hayal dünyasında yaşıyorsun sen kardeşim!"... Kapitalizmin iki yüzyıl­lık varoluşu süresince doğaya ve in­sanlara çektirdiği acı onarılamayacak düzeye geldi. Üstelik post-endüstriyel toplumun endüstri devriminin ilk yıl­larında yaşanan vahşi kapitalizmden farkı yok. Topraklarını ve emeklerini küresel sermayeye açmış olan Uzak­doğu ülkelerinde yaşanan sömürü, açlık v.s. modern kapitalizmin batıda gözükmeyen vahşi yüzüdür. Modern dünyada bir statü sembolü olarak giyi­len ayakkabıların, kotların, tişörtlerin üreticisi Nike, Dockers, Tommy Hılfıger, Reebok, Adidas, v.s. firmaları ucuz işgücü için kurdukları fason fab­rikalarda bundan başka çaresi olmayan Asyalı göçmenleri sağlıksız çalışma koşulları, kötü yurtlar ve çeşitli şiddet yolları ile çalıştırmaktadır. Üstelik bu insanlara hiçbir şekilde örgütlenme hakkı verilmemekte; bırak sendika­laşmayı fabrikada birlikte konuşan iki kişi hemen işten atılmaktadır. Bu bir anlamda modern köleliktir; yaşa­mak için efendisinin verdiği barınağa (yurt), yiyeceğe (ücret), v.s. muhtaç ve hiçbir şekilde isyan edememektedir. Sanırım bir farkla; eskiden efendi top­raklarında çalışan kölesinin çalışması­nı sömürdüğünden onun ölmesini ya da rahatsızlanmasını istemez ve bunun dozunu ayarlardı. Oysa modern efendi için bir köle gidiyor, bir başka köle geliyor. (Sorun zaten bunun kölelik ola­rak algılanmaması ve bunu değiştirme isteğinin oluşmamasıdır.)

 

Ütopyalar hayata geçirildiği ölçüde anlamlıdırlar. Bu ne­denle hayal edilenler sadece yaşanılacak yere dair değil oraya nasıl gidileceğine dair olmalıdır.


Kapitalizmin bırak hayal etmeyi ya­şamaya bile imkân vermediği bu in­sanlardan ütopya umudumuzu keserek yüzümüzü post tarafına çevirdiğimiz­de de uydurma kâr etme güdüsü ile re­kabetin o tatlı sarhoşluğunda kendini kaybetmiş şirketlerin kapitalizmi hari­ka bir şekilde dönüştürdüğünü görüyo­ruz. Esnek çalışmanın işçi ayağı olan esnek üretimde esneyen kısım sanırım 8 saat olması gereken günlük çalışma süresinin siparişe göre aç susuz bütün gün olması. Bu süreçte mantıken işçi­nin yanında olması beklenen sendika­lar sermayeden pay kapmak için çıkan yasalarda hiçte işçinin yanında bir ta­vır sergilememektedir.

 

Sistemin beyaz yakalı kölelerinin de bunlardan pek farkı yok. Her ne ka­dar bir patron ya da sermayedar ka­dar olamayacağının bilincinde de olsa mevcut statü merdivenlerinde bir ba­samağa belki bir üst basamağa yerle­şebilmek amacıyla aslında kendi gibi düşünenlerin üstüne yerleşir. Her ne kadar Durkheim gibi bazı düşünürler toplumsal boşluk dönemlerinde bunla­rın dönüştürücü özelliğinin olacağını savunsa da saatlerce bilgisayar başında oturmaktan kemikleri yamulan, parmak ucu sinirleri yıpranıp ellerini kullanamayan, ekrana bakmaktan gözleri bozulan, yaptıkları işten başka bir şey için beyin güçlerini kullanmayan bu insancıklar en fazla boşluk duru­munda kapitalizmi dönüştürmeyi ve onu geliştirmeyi becerebilirler. Yine­de o çok kötü koşullarda çalışan işçi­lere göre bunlar şanslı sayılırlar. Her ne kadar sistem tarafından çok fazla manipülasyona maruz kalsalar da sis­temin sunduğu özgürlük ve eğlence­den de bunlar yararlanıyorlar. (Burada yanlış anlaşılmasın sistem kendisine hiçbir zarar getirmeyecek ölçüde öz­gürlük alanları açar; yani mevcut alan­ların ne kadar özgür olduğu tartışma konusudur.)

 

Durum böyle olunca kapitalizm karşı­tı olmak bir seçim olmaktan çıkıyor, vicdani ve insanlığı ilgilendiren bir mesele oluyor. Ütopyamızın kapita­lizm dışında bir yer olacağı kesindir. Ancak hayallerimizi bile sınırlandırabilen sistem içinde nasıl başka bir dünya istenebilir? Bu dünya üzerinde çok iyi bir şekilde örgütlenmiş olan ve her yere çok rahat sızıp ona göre ide­oloji değiştirebilen, kendisini hemen dönüştürebilen kapitalizmin giremedi­ği ve hakikatten başka bir şekilde de var olunabiliyormuş dedirten örnekler bu noktada ilham verici oluyor. Kapi­talizmin örgütlediği tüketici, menfaatçi, yoz kültürü hayatlarından çıkarmış, rekabet yerine dayanışmayı, hiyerarşi yerine özyönetimi, kölelik yerine or­taklaşa üretimi yaşatabilen bu insanlar ütopyalarını yaşamışlardır. Kapitalizmden başka ütopyalarını ya­şamış bu insanlara verilecek en güzel örnek 1890 ve II. Dünya Savaşı'nın patlaması arasında geçen dönem zar­fında çoğu Avrupa ülkesinde özel­liklede İspanya, İtalya ve Fransa'da kitlesel devrimci sendikalar kuran anarşistlerdir. Bu sendikalar aşağıdan yukarı bir tarzda konfederal olarak örgütlenmişlerdi. Daha iyi ücretler ve çalışma koşulları meseleleri çevresin­de kapitalistlerle günlük bir savaşım yürüttüler ve aynı zamanda da devrim­ci bir genel grev aracılığı ile kapita­lizmin yıkılmasını da hedeflemişlerdi. Bu örgütlenme teknikleri işçilerin ka­tılımını, güçlenmesini ve militanlığını cesaretlendirdi.

 

Kendinden yönetim, federalizm ve karşılıklı yardımlaşma ilkelerini be­nimseyen anarko-sendikalistler birey­lerin, işyerlerinin, köylerin, şehirlerin ve diğer varlıkların hiçbir etkisi olmadan kendi işlerini yönetmeyi arzu­layarak, özerkliği gerektiren ve tüm grupları toplumsal olduğu kadar eko­nomik olarak ta özgür birliklerde bir araya getiren bir bağ (federalizm) ile bağlandılar. Kapitalist sistemde var olan rekabete nispetle daha iyi bir şey olan farklı ırklara, dillere ve kültürlere rağmen dünyayı bir bütün olarak de­ğerlendiren karşılıklı yardımlaşmayı benimsediler.

 

Aracılar olmadan sorunların ilgili ta­raflarca doğrudan çözümlenmesini gerektiren parlamentoyu, hâkimleri, bürokratik komiteleri, hükümetleri, kamu ile ilgili işlerde faaliyetleri reddederek doğrudan eylemi uyguladılar. Kapitalist sistemi ve devleti ortadan kaldırarak toplumu dönüştürecek Toplumsal Devrimi amaçladılar. hayalgücüne biraz daha ilham vermesi için bundan ayrıntılı olarak bahsetmek istiyorum. 18 Temmuz 1936'da Faşist darbı maruz kalan toplumsal devrim, libeıter sosyalizmin bugüne kadarki en büyük deneyimi idi. Son kitlesel sendikalist birlik olan CNT burada yalnızca faşist yükselişi geciktirmekle kalmadı, aynı zamanda yaygın bir şekilde toprağa ve fabrikalara el konulmasını cesaretlendirdi. İki milyona yakın CNT üyesi dâhil olmak üzere yaklaşık yedi il yon insan, en güç koşullar altında dahi özyönetimi uygulamaya geçirdi ve aslında hem çalışma koşullarının hem üretimin gelişmesini sağladı. 19 Temmuz’un ardından gelen karmaşık günlerde, inisiyatif ve iktidar gerçekte CNT ve FAI'nin üyelerinin elindeydi.   Bunlar hiç kuşkusuz ki Faistas (FAI üyelerinin) ve CNT mi­litanlarının etkisi altında olan sıradan insanlardı. Faşist ayaklanmayı yendikten sonra üretimi, dağıtımı ve tüketimi tekrar başlattıkları gibi; İspanya'nın Franco'nun işgali altında bulunan kesimlerini kurtarmak üzere gönderilecek milisleri de örgütlediler ve gönüllü olarak (onbinleri bulan sayılarda) onlara katıldılar. İspanya işçi sınıfı, kendi toplumsal adalet ve özgürlük düşüncelerine dayanacak yeni bir dün yayı mümkün olan her yolla yaratmak için kendi hareketlerini yaratıyordu. George Orwell'ın 1936 Aralık sonundaki devrimci Barselona'ya ilişkin sözleri başlayan toplumsal dönüşümün canlı bir resmini çiziyor: "Her dükkân ya da kafede, kolektifleştirildiğini bil­diren yazılar asılmıştı; hatta ayakkabı boyacıları bile kolektifleştirilmiş ve sandıkları kara-kızıl renge boyanmış­tı. Garsonlar ve dükkân çalışanları dosdoğru yüzüne bakıyor ve size eşiti­niz olarak davranıyordu. Hizmetkârlar ve hatta şatafatlı hitap şekilleri bile ortadan kalkmıştı. Hiç kimse 'Senor', 'Don' ve hatta 'Usted' (siz) bile demi­yor, herkes birbirine 'Comrade' (yol­daş) veya 'Tu' (sen) diye sesleniyor ve 'Buenos Dias' (iyi günler) yerine 'Salud' ( selam) kullanıyordu... Her şey bir yana, devrime ve geleceğe yö­nelik inanç, birdenbire bir eşitlik ve özgürlük çağı açılmış gibi bir his vardı. İnsanoğulları, kapitalist makinenin dişlileri gibi değil de, insan gibi dav­ranmaya çalışıyorlardı." Katalonya'daki tüm sanayi ya işçilerin özyönetimi ya da işçi denetimi altına girmişti (yani, ya ilk durumda idare­nin bütün yönlerini ele geçiriyorlardı; ya da ikinci durumda ise eski idareyi denetliyorlardı.) Bazı durumlarda bü­tün bir şehir veya bölge ekonomisi bir kolektifler federasyonlarına dö­nüştürülüyordu. (Katalonya, Aragon, Valencia'daki demiryolu hatlarını idare etmek üzere oluşturulmuş olan) Demiryolları Federasyonu örneği ti­pik bir örnek olarak verilebilir. Federasyonun temeli yerel meclislerdi: "Her yerellikteki tüm işçiler, yapılma­sı gereken bütün işlerle ilgili olarak, denetlemek amacıyla haftada iki kere toplanıyorlardı... Yerel genel meclis, her istasyon ve bağlantı yerindeki ge­nel işleri yönetmek üzere bir komite belirliyordu. Bu toplantılarda, üyeleri eski işlerinde çalışmaya devam eden bu komitenin aldığı tüm kararların ge­çerliliği, raporları sunmasının ve soru­ları cevaplamasının ardından, bu ka­rarların işçilerce onaylanmasına yada onaylanmamasına tabiydi. Komite delegeleri herhangi bir anda meclis ta­rafından görevden alınabilirdi; ve De­miryolları Federasyonu'nun en yüksek koordinasyon organı ise üyeleri çeşitli branşlardaki birlik meclislerince seçi­len 'Devrimci Komite' idi. Demiryolları hatları üstündeki denetim devletçi ve merkezi bir sistemde olduğu gibi yukarıdan aşağıya doğru işlememek­teydi. Devrimci Komite'nin böyle bir gücü yoktu. Komite üyelerinin görevi, genel faaliyetleri denetlemek ve de­miryolu ağını meydana getiren farklı hatları koordine etmekle sınırlıydı. Toprakta onbinlerce köylü ve günlük kırsal tarım işçisi gönüllü, özyönetime sahip kolektifler meydana getirdi. Bir üyenin ifade ettiği üzere; "Bir kimse­nin düşündüğünü söyleyebildiği, eğer köy komitesi yetersiz ise bunu ifade edebileceği özgür bir toplumda, bir kolektifte yaşamak... Harikulade bir şeydi. Komite, bütün köyü genel bir mecliste toplamadan hiçbir önemli ka­rarı almazdı. Tüm bunlar harikaydı." Toplumsal cephede, rasyonel okullar, liberter sağlık hizmetleri, toplumsal merkezler ve benzerlerini oluşturdu­lar. Mujeres Libres (Özgür Kadınlar) kadının İspanyol toplumundaki gele­neksel konumuyla mücadele ederek, binlerce kadına güç kazandırdı, ispanya'nın geri kalanını Franco'dan kurtarmaya giden gönüllü milisler anarşist ilkeler temelinde örgütlenmiş­lerdi ve hem erkekleri hem de kadınla­rı içinde barındırıyordu. Hiçbir rütbe, selamlama ve subay tabakası yoktu. Herkes eşitti. Kapitalist devlet kurulan sendikaları ve politik partileri aracılığı ile devri­min felaketten başka bir şey getirme­yeceği ve gelişmiş batı uygarlığında demokrasinin tek yaşayabilir keşif olduğu fikrini beyinlere işlemiş, on yıllar boyunca sorumluluğu üstüne almışken; CNT devrimin filmlerde ve tarih kitaplarında anlatıldığı gibi bir kan banyosu olmadığını aksine insan soyu için dikkate değer, samimi ve gerçekçi bir gelecek olduğunu kanıtla­dı. Üretim gibi insan için önemli faa­liyetlerde ve benzer birçok şeyde ka­pitalistlere bağımlı olup isyan ettikten sonra örgütlenme korkusu yaşayan bu enle de her şeyi kabullenen insan­ların o günlere bakmaları gerekiyor. Ancak kapitalizm için Ütopyayı anlık dahi olsa yok etmek için ölüme karşı savaş kaçınılmazdı.

 

Yaşadığımız bu dünyada dünyanın sahiplerinin kendileri ve bizim için hayal ettikleri ütopyada ve bunun dı­şında yaşanılabilir diğer ütopyalara da ne yaptıkları ortadayken sanırım baş­ta sorduğum soruyu tekrarlamalıyım: Hayal gücümüz nerede? Her şekilde bizi kuşatan ve kurguladı­ğımız her şeyin onun açtığı bir alana denk düşme tehlikesi olan sistem öz­gürlükçü her söylemi alıp içini boşal­tıp kendisine uygun bir şekilde tekrar önümüze yaşama alternatifi olarak sunarken hayal etmek çok önemli bir eylem haline geliyor. Ancak ütopya­mın bir insanın diğer insanlarla en iyi, mutlu ve özgür bir şekilde yaşayabi­leceği bir yer olması için onu sadece düşünmem, aklımdan geçirmem çok da bir anlam ifade etmiyor. Ütopyalar hayata geçirildiği ölçüde anlamlıdır­lar. Bu nedenle hayal edilenler sadece yaşanılacak yere dair değil oraya nasıl gidileceğine dair olmalıdır. Aksi tak­dirde yine bir kâr etme alanı olan basımevlerinin elinde ütopik (onlara göre yaşanılması imkansız yer) bir eser ola­rak kitapçılardaki yerini alabilir!

 

Bunun için (yine çalışma yaşamından doğru tartışırsak) öncelikle 'çalışma' üzerine düşünülmelidir; ilkel köle­lik, modern kölelikteki pürütan çalış­madan hedonist ve narsist çalışmaya evirilen çalışma etiği hiçbir zaman hayatta kalmak için belli bir ücrete razı olmak için çalışmak ve ihtiyacını karşılasa dahi ahlaki olarak azla yetinmeyip daha fazlasını elde etmek için çalışmak alternatiflerinin içinden kurtulamamıştır. Eğer ideolojisinin mantığına (her ne şekil almış ve her ne ad altında olursa olsun ) bakılırsa aslında çalışma kapitalizmin üretim sürecine katkıdır. Peki, çalışmamak hayal edilebilir mi?

 

Bunun gibi fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılamayı en az çaba ile sağlamamı­za neden olan sistem neredeyse hayati tüm faaliyetlerimizin ideolojisini ken­disine döndürerek bunu beyinlerimize kazımışken "Çalışmamak, Nasıl yani? Nasıl yaşayacağız peki o zaman?" di­yen safların sorularını ve "Her şey ne güzel işliyor. Nereden çıkartıyorsun bunları. Bütün bunlar boşluktan. Tabi işiniz gücünüz yok, oturup abuk sabuk meseleler çıkartıyorsunuz. Tembellik sizin içinize işlemiş, hayat size zor geliyor, para kazanmak zor geliyor." diyen hiçbir şeyi sorgulamamış, içine doğduğu toplumsal yapıyı olduğu gibi kabul edip, boş verip yaşayanların iç seslerini duyuyorum. Onlara verilebi­lecek yanıt ya da söylenecek en uygun söz; eğer gerçekten adil ve özgür bir ütopyada yaşamak isteniyorsa, kapita­lizmin bizim için yaptığını söylediği her şeyi reddederek kendi fikir dünya­mızı ve bunun hayattaki örgütlenmesi hayal edilmelidir.

 

Ütopyanın olması imkânsız yerden çıkması için kapitalizmin sunduğu va­roluş (aslında var olamayış) alanlarını reddetmek (okulu bırakmak, askere gitmemek, fabrikada üretimin aksa­masını sağlamak v.s.) ve aslında en önemli varoluş öğesi olan hayal gücünü eyleme geçirmek yapılması gereken şeydir. Kapitalizm acı ve ölümdür ve başka bir dünya mümkündür. Ütopyalar imkânsız yerler değil. Bizi kuşatan birçok dayatmadan tek sahip olduğumuz gücümüzü; hayallerimizi birleştirerek kurtulabiliriz.

 

Bizler büyük binaların, tekerlekli makinelerin ve kalabalık insanların içinde yalnızlaştıkça sorduk, sorguladık, Neden, niçin, niye? Biz bu sistem içinde olduğumuz, bunun içine doğduğumuz için anarşist olduk! Oturmuş kendi kendine işleyen ve hala yayılan sistemi sorgulamamız bizi kendimizi, sorgulamamıza götürdü. Bu sistemi içindeki kendimizi gördük ve sisteme uymayan aykırı vicdanımızı... Bir şeylerden rahatsızsak, vicdanımız hala biraz sızlayabiliyorsa ve bunu gerçekten istemiyorsak şunu bilmeliyiz ki kapitalizm hala hayalleri tam olarak yok edemedi. Bugün sadece kaybedecek hayallerimiz kaldı.Tek ve en önemli gücümüzü harekete geçirmeliyiz.

 

 

 

Gelen Yorumlar
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
hayal gücümüzü bile belirleyen ve iğdiş eden bu modern kölelik sistemi, başka türlüsünün mümkün olma ufkunu bugünün insanında aramayı imkansız kılmış gibi.. "umutsuzluk en devrimci duygudur" demişti gerçi troçki. hayalgücü, piyasa ve iktidar tanrısına teslim olmamayı sağlayacak tek zırhtır. o ışıltılı hayal ülkesinde, nede olsa bütün mümkünlerin kıyısındayız..
araf eklemiş. | 13 Ocak 2008 Saat 23:57
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.